BİLİMSEL MAKALE – SENTETİK MAKALE
Değerli okurlarımız, bildiğiniz gibi zaman zaman TarihteBugün'ün geçmişte e-posta ile dağıtılan sayılarında yer almış fakat henüz internet sayfalarında yayınlanmamış olan kimi yazıları yeniden yayımlıyoruz. Aşağıdaki yazı 7 Mayıs 2004'de e-posta ile dağıtılan sayıdan alınmıştır.
Eğer doğruysa, Arşimet kendini hamamdan dışarı attığında, düşünmüş müdür acaba, “ulan ben şimdi bundan ne biçim yayın yaparım” diye? Ya da Newton, “Niyet ettim Allah rızası için yayın yapmaya” diye mi girişmiştir araştırmalarına?
Cumhuriyet Bilim Teknik (CBT)’de her yıl iki üç tane Türkiye’de bilimsel yayın sayısının arttığına dair derleme/istatistik çıkıyor. Buna göre Dünya sıralamasında yıllar geçtikçe yükseliyoruz. Derlemeyi yapanlar da genelde övünerek söz ediyorlar bu olumlu gelişmeden.
Yanlız Ay’ın bir de karanlık yüzü var. Yayın sayısındaki artış acaba bilimsel ve teknik alanda Türkiye’deki gelişimin bir göstergesi mi gerçekten? Bilimsel çalışmalarda başarının göstergesi yayın sayısı mıdır?
Bu soruyu sık sık soruyorum kendi kendime. Televizyonda programlar izliyorum, rektörler, araştırmacılar tartışıyor, bilimsel yayın sayısının artmasının gerçekten çok önemli olduğunu belirtiyorlar. Fakat birisi de çıkıp, “yahu sayının artması tamam da, ya içerik?” diye sormuyor. Onları bi kenara bırakalım, bu programları izleyen öğrenciler de sormuyor o meşhur sorularını : “ iyi ama bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak?”. İntegral gibi hayati şeyleri öğrenirken bu soruyu soran öğrenciler, burada bu soruyu esirgiyor bizlerden. Sorsalar herşey aydınlanacak. Çünkü, temel bilimler alanında yapılan çalışmaları bir yana bırakırsak, yapılan her çalışma uygulamaya yönelik bir yanı barındırmalıdır içinde.
Türkiye’de yayın sayısı neden artmaktadır? Üniversiteyi “meslek erbabı akademisyenler”in sardığını gören birkaç iyi niyetli kişi, “olmaz öyle şey kardeşim, memuriyet mi bu, öğretim üyesi olmanın somut ölçütleri olsun!” demiştir. Son yıllarda ortaya çıkan bu görüş beraberinde, belirli sayıda yayın yapmayı da getirmiştir. Bunun üzerine bir tecessüs* tutkusunun değil de, bir zorunluluğun eseri olarak yayın sayısı artmaya başlamıştır. Ayrıca öğretim üyesinin değeri yayın sayısı ile ölçülmeye başlanmış, bu nedenle öğretim üyelerimiz yayınlanmaya kabul edilmiş makalerinın adlarını bile web sitelerine koyar olmuşlardır.
Zannımca yapılan yayınların niteliğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Çoğu bir yenilik getirmeyen, uygulama alanı olmayan, yayın yapılarak duyurulmasının diğer araştırmacılara bir yarar, bir ilham sağlamayacağı yayınlar. “Sentetik Yayın” da diyebiliriz, çünkü temeli meraka, araştırmaya değil suni bir çaba, bir formalitenin yerine getirilmesi üzerine kurulu.
Bir de atıf meselesi var. Bu yayınlar yüksek sayıda atıf alarak, önemli bir yayınmış izlenimi yaratıyor. Yanlız burada da durum, “körlerle sağırlar, birbirini ağırlar” çerçevesinde gelişiyor. Bu tür yayınları yapanlar kendi aralarında kazara bir grup oluşturmuş durumda ve kendi aralarında atıf yapıyorlar. Buradan da niteliksiz yayınlar için bile yüksek sayıda atıf sayısı elde edilebiliyor.
Daha büyük tehlike de şu; yeni gelen nesil araştırma tutkusu yerine, “kör makasla mukavva kesmek” gibi bir his veren sentetik yayın yapmayı öğreniyorlar “hocalarından”. Oysa önce tecessüs, sonra yayın gelmeli. Yayın, “bak ne buldum!” demenin formalitesi olmalı.
Son bir soruyla bitiriyorum. Madem Türkiye’nin yayın sayısı bu kadar artıyor da niye gazetelerde gördüğümüz küçük haberlerde hala “Amerikalı bilim adamlarının yaptığı açıklamaya göre...” yazıyor? Niye biz insanlığın evrensel bahçesine çiçekler dikemiyoruz**?
Gelecek haftaya kadar sinemaya gittiğinizde Zerrin Özer’in akıllara ziyan reklamını görmemeniz dileğiyle hoşçakalın.
*tecessüs: merak (bkz. Cemil Meriç külliyatı)
**Çetin Altan
İlgili başka yazı bulunamadı.



