Kardeşler, Ekmek ve Boğaziçi
İmran Garda / El Cezire İngilizce / 13.05.2010
Henüz 40'larında görünen tıknaz, güçlü yapılı adam röportajımıza başlamak için yerini alıyor. İstanbul'da neresi olduğunu açıklamayacağıma dair söz verdiğim bir yerdeyiz.
''Umar İsrailov kesinlikle Kadirov'un emirleri doğrultusunda öldürüldü...'' diyor.
Son zamanlarda birçok Çeçen isyancı Türkiye sokaklarında vuruldu.
Muhalif Umar İsrailov Nisan ayında Avusturya'da öldürüldü. Karşımda oturan adam, Umar İsrailov'un Çeçen başkanın emirleri doğrultusunda öldürüldüğüne emin.
Öldürülmekten korkup korkmadığını soruyorum.
''Korkmak yerine dikkatli olmalısınız. Zira ölüm size gelirken korkup korkmadığınıza aldırmaz.'' diye cevaplıyor.
Kardeşler
Mart ayında Moskova'da yapılan metro saldırısının önde gelen planlayıcılarından biri olarak görülen kişinin kardeşi Vakha Umarov ile konuşuyorum. Şu anki duruma biraz tuhaf kaçan bir şekilde pembe bir tişört giymiş.
Resmi olarak isyancılarla hiçbir ilişkisi olmadığına dair bana garanti veriyor. Kendini Kuzey Kafkasya İslam Cumhuriyeti'nin Emiri ilan eden kardeşi Doku boyu neredeyse bir yumruk uzunluğuna ulaşan sakalıyla onun tam zıddı gibi görünüyor.
''Doku'yu en son 2000'de gördüm...'' diye ekliyor Vakha.
Peki ya Doku'nun Moskova'dan tam bağımsız bir İslam Devleti hayalini destekliyor mu?
''Bu savaşı biz başlatmadık. Ama sonucu bizim olacak. Çünkü eğer Doku öldürülürse cennete gidecek. Aslında o, gerçek için mücadele ediyor.'' Çeşitli kaynaklardan Vakha'nın Doku'nun altı çocuğuna baktığını duymuştum. Teyit ediyor ve bize daha fazlasını anlatıyor.
Biz bu röportajı yaparken Doku'nun on yaşından biraz daha küçük olan kızı da apartmandaydı, başörtüsünün çevrelediği yüzünde babasının yüz hatlarından izler taşıyor. Doku'nun karısı ise yan dairedeydi.
Ayrım yapmaksızın sivilleri hedef alan Moskova'daki bombalı saldırıyı soruyorum, Doku'nun gözünü doyurup doyurmadığını.
''Eğer adaletten söz ediyorsak, Moskova'daki o iki patlamada yalnızca 40 kişi öldü. Oysa yalnızca ikinci Çeçen mücadelesinde bile 45 binin üzerinde çocuk öldürülmüştü.''
Ocak ayında bir gazetecinin iddialarına dikkatini çektim. Dediğine göre silahlar ve nakit para Çeçen isyancılara Kadirov Hükümeti tarafından ulaştırılıyordu.
Yarı özerk Çeçenistan'ın lideri Kadirov, Moskova'nın güçlü bir müttefiki ve isyancılarla savaş halindeydi.
''Silahları verenin özellikle Ramazan Kadirov olduğunu söylemedim. Bana finansmanın nereden geldiğini sorduklarında finansmandan söz ettim. Mesela Doku'ya göre, finansmanın bir kısmı güç sahibi insanlardan geliyor. Bu bizzat Kadirov'dan geldiğini göstermez.'' diye açıklıyor Vakha.
Militanların Türkiye'de mi eğitilip gönderildiğini sorduğumdaysa gülüyor: ''Buradaki Çeçenler yalnızca ekmeklerinin derdinde."
Ekmek
İstanbul Ümraniye'de bir cami altına zararsızca konumlanmış bir Çeçen mülteci kampı. 33 adet alelacele yapılmış izlenimi veren ve neredeyse simetrik duran odalar Türkiye'deki 1500 Çeçen'den 125'ini barındırıyor.
Solgun, yuvarlak yüzlü çocuklar etrafta plastik tabancalarıyla koşup oynuyorlar. Benzer oyuncak silahları Vakha'nın evinde çocuklar birbirlerini ''vurup'' gülerken de görmüştük.
Tam da ekmek, pirinç ve makarna gibi başlıca yiyeceklerin Türk sivil toplum örgütü İHH tarafından dağıtıldığı vakitte oradayız.
Çekim yaptığımız sırada mutlu bir şekilde kendi kutusunu alan eski Sovyet pilotu ve Birinci Çeçen Savaşı'nın gazisi Albert Himoy'la tanışıyoruz. Öncelikle bana Sovyetlerde uçak uçurduğu dönemlerden kalmış en sevdiği fotoğraflarını gösteriyor, ve daha sonra da Sovyetler Birliği'nin çöküşünü müteakip Çeçenistan'ın Rusya'ya karşı verdiği bağımsızlık savaşından kalanları.
1999'da henüz ikinci savaş patlak vermeden Çeçenistan'dan ayrıldığını söylüyor.
Albert, Temel Reis'inki gibi kollara sahip, delici bakışlar ve temiz traşlı bir cilt. Bana kamerada görüneceğimi bilmeme rağmen neden tıraş olmaya vakit ayırmadığımı soruyor - mükemmel derecede ironik bir soru, zira dini gerekleri yerine getiriyor görünmek ve güvenilir bir izlenim vermek amacıyla biraz kirli sakal bırakmanın yapılacak en nazik şey olduğunu düşünmüştüm.
Belirsizlik
Albert, mültecilerin ev sahiplerinden hem iyi hem kötü muamele gördüklerine dikkat çekiyor ve bir belirsizliğin içinde yaşadıklarını söylüyor. Açıklamaları devam ettikçe de haklı olduğuna kanaat getiriyorum.
Türkiye onları kabul edip ülkede yaşamalarına izin verirken, Çeçenler yasal olarak bir işte çalışamıyor ya da çocuklarını okula gönderemiyorlar. Hukuken mülteci olarak tanımlanmıyorlar.
Türkiye'nin 1951 Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi'ne taraf olmasına rağmen, Türkiye'nin bağlı bulunduğu coğrafi nitelikteki bir madde Çeçenlerin hukuken mülteci statüsü elde etmelerini engelliyor.
Albert sadece Birleşmiş Milletler'e değil, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e de yazıp Çeçenlerin hukuken mülteci statüsüne kabul edilmelerini rica ettiklerini söylüyor. İnsanı etkileyen bir biçimde yakarıyor: ''Kimiz biz? Görmezden gelinenler. Hiçbir toplumsal hakkımız yok. Burada en ufak bir geleceğimiz yok!''
Boğaz Manzarası
En sonunda kendimizi Fenerbahçe'de gayrimenkuller arasında sıkışmış bir halde buluyoruz.
Önümüzdeki Boğaz'ın turkuaz suları insanı sersemleten pitoresk bir etkiye sahip. Tam arkamızdaysa yaklaşık 200 kişiyi barındıran derme çatma inşa edilmiş bir Çeçen mülteci kampı mevcut.
Başta yiyecekler olmak üzere, ikinci el giysiler gibi diğer sadakalar da kamyonlara dolduruluyor.
İHH için yoğun bir hafta olmuş gibi görünüyor. Çeçen kadınlar yardım ulaşır ulaşmaz kapışıyor; bazıları şükranlarını sunmak için orada kalıyor, diğerleriyse erzakları derme çatma mutfaklarına yetiştirmek için koşuşuyorlar.
Mülteci kampı çamurlu ve gecekondu mahallelerine benzer bir yapıda. Evlerin duvarları tıpkı insanları gibi delik deşik. Tek gözü olmayan bir adam, bacaklarını kaybetmiş bir başka adam. Görüntü vermekte mütereddit kalıyor ve bizimle konuşmaktan huzursuz oluyorlar. Peki ama neden? ''Eğer televizyona çıkarsak Çeçenistan'daki ailelerimiz ve tanıdıklarımızın gözden kaybolma olasılığı var." diye açıklıyor içlerinden biri.
Paranoya ve Güvensizlik
Kadirov'dan nefret ediyorlar, ismi bile ağza alınmayacak derecede nahoş. Sadece onu kast etmek bile paranoya ve güvensizlik yaratıyor.
Sahip olamadıkları hakları ve belgesizlikleri nedeniyle Türkiye'de olmaktan da ayrıca nefret ediyorlar.
Görüntü vermekten rahatsızlık duyan ancak samimi ve cesurca konuşan bir başka yaşlı adam: ''Türkiye'de köpeklerin dahi kimlik kartı taşıma hakkının olduğunu ancak kendilerinin yani Çeçenlerin buna hakkı olmadığı''nı söylüyor.
Ve 13 yaşındaki yakışıklı ve neşeli Aslambek Abuyev'le konuşuyoruz, kameradan ürkmüyor ve babasından röportaj izni çıkıyor.
Aslambek 3 yaşından beri Türkiye'de. Akıcı bir biçimde Türkçe konuşabiliyor ve tuttuğu takımdaki -Fenerbahçe- Brezilyalı futbolcu Alex'e olan hayranlığını dile getiriyor.
''Evin neresi Aslambek, Türkiye mi yoksa Çeçenistan mı?'' diye soruyorum.
''Tabii ki Çeçenistan.'' diye yanıtlıyor.
''Peki büyüyünce ne olmak istiyorsun?'' Kamptaki mültecilere dönüp şöyle bir bakıyor, duraksıyor, tereddüt ediyor ve gözlerini arkamda bir yere kilitliyor. Ve ''Mücahit olmak istediğini'' söylüyor.
Soruyorum: ''Peki ya futbol? Alex?'' ''Hayır, hayır, o kadar çok sevmiyorum aslında futbolu. Sadece eğlenmek için. Ben Cahar Dudayev gibi olmak istiyorum.'' diye yanıtlıyor.
Dudayev Sovyetlerin çöküşünden sonraki ilk ayrılıkçı Çeçen lideri. 1996'da iki adet lazer güdümlü Rus mermisine hedef olup öldürüldü.
Dullar
Kamptan çok da uzak olmayan bir yerde tıpkı Vakha'nınkine benzer, yerini açıklamamamın rica edildiği bir apartmanda Cennet'le karşılıklı oturuyoruz.
''Tanrı'ya şükür burada yaşamak Çeçenistan'da yaşamaktan çok daha iyi.'' diyor.
Baştan aşağıya Suudi Arabistan tarzında örtünmüş, zarif gözleri bile ince bir tülün ardından bakıyor.
Kocası Musa, Şubat'ta Arşti'de Çeçen ve İnguş kuvvetlerini hedef alan özel bir operasyonda Ruslar tarafından öldürülmüş.
Doku Umarov'un Youtube'daki bir videoda iddia ettiğine göre Moskova'daki metro saldırısı, bu özel operasyonun intikamını almak amacını taşıyordu.
Bir kez daha etrafımızdaki harikulade çocukların ellerinde oyuncak silahlarla oynadıklarına şahit oluyoruz.
Toplamda yedi kadın ve on beş çocuk bir apartman dairesinde yaşıyorlar. Hepsi dul kalmış kadınlar ve babalarını savaşa kurban etmiş yetim çocuklar.
Beş yıldızlı bir otel değil ama mülteci kampı da değil. Kadınların hepsi aynı tarzda giyiniyor, tamamen örtünmüş. Mülteci kamplarındaki kadınlardan ayrıldıkları bir diğer nokta ise yükselen dini inançlar çerçevesinde dulların bu toplumda seçkin bir yerinin olması.
Karşı Koyma Hakkı
İki yıkıcı savaşın ve Kuzey Kafkaslardaki durumun belirsizliğinden dolayı burada tanıştığımız tüm Çeçenlerin omuzları acı ve öfkeyle yüklü.
Ramazan Kadirov'un aksine Rus hakimiyetine boyun eğmektense karşı koymayı kendi tarihi ve dini hakları olarak görüyorlar.
Mültecilerle beraber içtiğimiz sayısız çay sırasında bir ev sahibimiz şöyle diyor: ''Lütfen buyurun ve için, biz düşmanımız olsa çay ikram etmeden göndermeyiz.'' İkinci Dünya Savaşı sonrası Stalin'in tüm Çeçen nüfusunu topluca Sibirya'ya sınırdışı ettiğini hatırlatmayı da unutmadılar.
Çeçenler iki arada kalmış bir halde olsalar da, şimdilik Türkiye'de kendilerine bir ev bulmuş gibi görünüyorlar.
Ülke Rusya'yla gelişen enerji ve ekonomi ilişkileri sayesinde, doğalgaz ihtiyacının üçte ikisini temin ediyor. Bu teminat da ülke sınırları içindeki Çeçenlere sert önlemler alınmasını şart koşan Moskova tarafından baskı altında.
Ancak Türkiye Müslüman dünyasında kendinden emin tavrı ve zulüm gören Müslümanlar için bir sığınak temin etmeye hevesli haliyle giderek güç kazanıyor. Tüm bunların arasında ise mülteci Çeçenler (mülteci statüsüne dahi sahip olamayan Çeçenler) kalıyor.
Cennet, kocası Musa öldürüldüğünde hamileymiş. Türkiye'ye gelip oğlu Huzeyfe'yi doğurmuş. Cennet'e Türkiye'de kalmak isteyip istemediğini soruyorum.
''Oğlum Huzeyfe 15'ine gelene dek Türkiye'de kalacağız. Sonra onu Çeçenistan'a cihada göndereceğim.'' diye yanıtlıyor.
Bu yazının aslını aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz:
http://english.aljazeera.net/focus/2010/05/2010511145153425806.html
İlgili başka yazı bulunamadı.


