Cesaret, esareti yenmeye yeter mi?
“…kendini içinde bulunduğu düzenli yaşantının ayrıntılarına bıraktı. ’Düşünmüyorum, sıkılıyorum sadece’ dedi. Daha bir şeyler söyleyecekti. Söyleyemedi. Sustu. Bir saygı duruşu yapıyorum herhalde, diyecekti belki. Bu kadar masum bir sözü bile söyleyemedi.” Oğuz ATAY / Tutunamayanlar
Düşünmüyorum, sıkılıyorum sadece. Düşünseydim… Akşam haberlerindeki “şok gelişmeler” i mesela… ”Şok” olmaktan çoktan çıkıp artık kanıksanmış, duygusuz görüntüler, anlamsız ölümler, hala deniz yıldızının hikayesine inanan yoksunluk ve yoksulluk yüklü insanlar, politik olamadıklarından bihaber politikacılar vs. sıkmazdı beni. Beni de Turgut Özben’i de… Bir çeşit ritüele dönüşmüş günlük yaşamın yüksek duvarlarla çevrili zindanında olmak… Bu sıkar işte. Bataklık misali, çırpındıkça battığın o “değiştirme” mücadelesi… Bu da sıkar bir yerden sonra. Değişen her şey, kendimizde buna dahil, çok değil kısa bir süre sonra rutine dönüyor. Bu kısır döngüyü kısırlıktan çıkarmak adına verilen çabalar yaşam enerjisini emiyor insanın. Ve hepimiz, süresi insandan insana değişir elbet, TUTUNAMAYANLAR’dan oluveriyoruz. Hayata ya da adı her neyse ona tutunmaya çalışmak… Çalıştıkça tutunamamak…
Bırak diyesi geliyor insanın. Bırakırsak nereye gider?
Bırakırsak bana ne olur?
Sana, ona..?
Denemeye kaçımızın cesareti var?
Cesaret, esareti yenmeye yeter mi?
Somerset Maugham’ın , Ay ve Altı Para adlı romanında baş karakter Charles Strickland, esaretini cesaretiyle yenip yepyeni bir benlik yaratmıştı kendine. Londra’da yaşayan ailesini ve “düzenli yaşantısı”nı bırakıp Paris’e ressam olmaya gitmişti. Her şeyi ve herkesi öyle apansız bırakıp kendini bulmaya gitmişti. Onun cesareti, bahsettiğimiz “düzenli yaşam”ın içinde tükenmeye yüz tutmuş varlığını tutkularının önüne katıp sürüklemeye yetmişti. Charles Strickland, bırakabilenlerdendi. Ve biliyordu, ”bırakırsak ne olur “ diye düşünmek, sadece bir an düşünmek, gidememek için büyük bir nedendi. Düşünmedi. ”Düşünmüyorum, sıkılıyorum sadece”…. Ya da Gauguin… Ünlü ressam… Ailesiyle birlikte taşındığı Kopenhag’da çeşitli nedenlerden tutunamayıp yanına büyük oğlunu da alarak geride kalanları gerçekten geride bırakıp Paris’e dönen Gauguin… Tahiti, Markiz Adaları vs. Gauguin’in sığınakları… O da kendine başkaları tarafından biçilmiş elbiseyi dar bulup giymek istemeyenlerden değil mi?
Her gün düzenlenen bir ayin gibi yaşadığımız gündelik hayat daha ne kadar taşıyacak bizi? İçimizin “GİT” diyen sesini hayatımızın sonuna kadar duymazdan gelebilecek miyiz? Charles ya da Gauguin ya da Turgut Özben gibi esiri olduklarımızı bir çırpıda sırtımızdan atabilecek miyiz, zamanı geldiğinde? Başkaları gibi olmaktan, davranmaktan vazgeçip kendimiz olmaya güç ve vakit bulabilecek miyiz?
Akşam haberleri yine “şok gelişmeler”le dolu olacak belki. Evlerden yine aynı saatlerde yemek kokuları yükselecek. Açık pencereden yine aynı saatlerde dışarıda oynayan çocuklarını eve çağıran annelerin sesi yükselecek. Uyumak, uyanmak yaklaşık aynı saatlere denk düşecek yine.. Batıp giden günle düşler, ukdeler, asıl istenilenler de batıp gidecek belki.
Yapmak zorunda olduklarımızla yapmak istediklerimiz arasındaki maçı belki yine zorunluluklarımız kazanacak.
Ne zamana kadar?
Ne kadar vaktimiz var, gölgelerden kurtulup “asıl” olmak için?
ya da
Cesaret, esareti yenmeye yeter mi?
İlgili başka yazı bulunamadı.


