İnternet mi? Bir Daha Düşünün
Evgeny Morozov / Foreign Policy / Mayıs-Haziran 2010
"İnternet, yararlı bir güç olageldi"
Hayır. İnternetin emekleme aşamasında olduğu günlerde beklentilerimiz yüksekti. Başlangıcındaki her aşk hikâyesi gibi, bulduğumuz bu yeni arzu nesnesinin dünyayı değiştirebileceğine inanmak istemiştik. İnternetten, hoşgörüyü güçlendirecek, miliyetçiliği yok edecek ve dünyayı birbiriyle bağlantıda olan büyük bir küresel köye dönüştürecek bir araç olarak övgüyle bahsediliyordu. Esther Dyson ve Alvin Toffler'ın başını çektiği bir grup 1994'te "Bilgi Çağı'nın Magna Kartası" adı bir manifesto kaleme aldılar. Manifestoda birbirleriyle coğrafi anlamda değil de paylaşılan ortak değerler üzerinden "elektronik komşuluklar"ın çağının başlayacağı yazılıydı. MIT MediaLab'ın o zamanki başkanı Nicholas Negroponte, 1997'de internetin ülkeler arasındaki sınırları yok edeceğini ve dünya barışı için yeni bir çağın müjdecisi olacağını öngörmüştü.
Aslında, bildiğimiz anlamıyla internet onyıllardır ortada ve değiştirici gücü de yadsınamaz. İnternet üzerinde sunulan mal ve hizmetlerin sayısı inanılmaz. Sınırların ötesiyle haberleşmek her zamankinden daha kolay. Skype gibi pahalı olmayan araçlar astronomil uluslararası telefon faturalarının yerini alırken, Google Çeviri hizmeti kullanıcılara İspanyolca, Mandarin, Malta dili ve 40'ı aşkın dilde yazılmış sayfaları gezinme imkânı tanıyor. Ancak önceki nesillerin ne telegrafın ne de radyonun dünyayı değiştirme vaatlerini gerçekleştirebilmesine kırgın olmaları gibi biz de internetten beslenen küresel bir barış, aşk ve özgürlük göremedik.
Pek de göremeyeceğiz gibi. İnternetin teşvik ettiği birçok uluslararası örgüt, bildiğimiz dünyayı iyileştireceğine kötüleştirdi. Nesli tehdit altındaki hayvanların yasadışı ticaretini engelleme maksadıyla düzenlenen bir toplantıda, koruma altındaki canlı türlerinin küresel ticaretindeki artışın tek sorumlusunun internet olduğu dile getirildi. Günümüzde internet, Sırbistan'daki homofobik eylemcilerin eşcinsel haklarına karşı örgütlenmek için Facebook'a başvurdukları ve Suudi Arabistan'daki muhafazakârların İffetin Yüceltilmesi ve Ahlaksızlığın Önlenmesi Komitesi'nin sanal eşdeğerlerini kurdukları bir yer oldu.
Maalesef, birbiriyle bağlantılı bir dünya, doğal olarak daha adaletli bir dünya anlamına gelmiyor.
Doğu Almanyalılar 1989'da hislerini twitliyor olsalardı, muhalefeti susturmak için Stasi'nin ne yapabileceğini kim kestirebilirdi?
"Twitter diktatörleri zayıflatacak"
Yanlış. Hükümetleri tweet'ler değil insanlar devirir. Şimdiye kadar öğrendiğimiz bir şey varsa o da sosyal paylaşım sitelerinin otoriter rejimlerde faaliyet gösteren eylemcilere yararlı olabileceği kadar zarar da verebileceği. Günümüzün hızla yükselen sanal eylemlerinin önderleri, Twitter, Flickr, YouTube gibi online hizmetlerin eskiden devlet tarafından çok sıkı bir şekilde kontrol edilen bilgileri yaymayı gayet kolaylaştırdığına işaret etmekte.
Ancak daha çok bilginin varlığı, yanlışı doğruya çevirme gücünün arttığını mı gösteriyor? Tam olarak değil. Sosyal paylaşım sitelerinde dolaşan insan hakları ihlalleri fotoğrafları nedeniyle ne İran'daki ne de Burma'daki rejim çözüldü. Bilakis İran makamları internetten yararlanmaya, en az yeşile bürünmüş muhalifleri kadar hevesliydiler. Geçen yıl Tahran'daki protestoların ardından İran makamları gösterilerde çekilen fotoğrafların yayımlandığı bir internet sitesi açarak, halktan, asi protestocuların kimliklerini belirlemeye yardımcı olmasını istedi. Protestocuların ve onların Batılı sempatizanlarının Flickr ve YouTube'a ekledikleri resimler ve videolar sayesinde İran gizli polisinin geniş bir kanıt dosyası oldu. Başarılı bir devrim için gerekli güvenliği ne Twitter ne de Facebook sağlayabilir. Hatta bunlar, otoriter rejimleri için bir uyarı işareti işlevi bile görebilir. Doğu Almanyalılar 1989'da hislerini twitliyor olsalardı, muhalefeti susturmak için Stasi'nin ne yapabileceğini kim kestirebilirdi?
Twitter ve Facebook kısmî zaferlere yardımcı olmuş olsalar bile, bir kumarbaz aynı kağıda iki kez oynanmayacağını bilir. Takipçi/taklitçi kampanyaların çoğunlukla başarısız olmasının Facebook'la ya da Twitter'la ne kadar az ilgisi varsa, siyasi bir hareketi oluşturmak ve devam ettirebilmekle de o kadar çok ilgisi var. Hayranları, internetin örgütlenmeyi kolaylaştırdığını savunuyor. Ancak bu yalnızca kısmen doğru. İnternet üzerinde örgütlenmekten tam verim almak için hedeflerini, hiyerarşisini ve çalışma yöntemlerini açıkça belirlemiş, disiplinli bir harekete ihtiyaç var (Barack Obama'nın seçim kampanyası gibi). Ancak bir siyasi hareket düzensiz ve dikkatini bir noktada toplayamamış ise, internet olsa olsa bu hareketin savunmasız yönlerini açığa çıkaracaktır. İran'daki yeşil hareket gibi.
"Google internet özgürlüğünü savunmaktadır."
Sadece işine geldiğinde. İnsan hakları örgütleri Fortune 500 listesindeki en beğendikleri şirketi seçecek olsalar, internette arama sektöründe dünya lideri olan ve dünya haritalarından sosyal paylaşıma kadar bir çok yeni eğilime yön veren Google en gözde aday olurdu. Çin hükümetinin sansür taleplerini kınayarak Çince arama motorunu Hong Kong'a kaydıran Google, Gmail e-posta hizmetini kullanan Çinli muhaliflerin kimliklerini korumak için elinden gelen tüm gayreti göstereceğine de söz vererek Batılı ülkelerin çoğundan alkış topladı.
Oysa Google'ın diğer tüm şirketler gibi, bir takım yüce idealler uğruna çalışan değil, kâr amacı güden bir kuruluş olduğunu hatırlamakta fayda var. Şirket Çin'e internet özgürlüğü şarkısını yaymak için değil, dünyanın en büyük online pazarında reklam yayınlayabilmek için girmişti. Arama sonuçlarını sansürlemeyi kabul etmesinden yalnızca dört yıl sonra, bu uygulamadan vazgeçtiğini söyledi. Çinli tüketiciler arasında daha sağlam temeller atmış olsaydı, Pekin'e meydan okuma kararının çok daha zor olacağından kimsenin kuşkusu var mı?
Google bazen gerçekten de ilkeli çalışıyor. Geçen yaz Rusya'dan kaynaklandığı tahmin edilen siber saldırılara maruz kalan Gürcistan'lı bir blogcu olan Cyxymu'yu korumak için sesini yükseltmişti. Ancak Tayland'daki internet filtreleme işlemi, Hindistan pazarını kaybetmemek için hevesle uyguladığı iddia edilen otosansür mekanizması Google'a atfedilen internette özgürlüğün savunucusu olma payesini anlamsızlaştırıyor. Google'ın internette özgürlüğü savunması sonuçta faydacı ilkeler üzerine kurulan bir duruş. Her durumda başka kurallar uygulanıyor gibi. Google'ın yeni bir Radio Free Europe (Özgür Avrupa Radyosu) olmasını beklemek saflık olur.
Okuduğumuz haberler bile artık seçilmiş kaynaklardan, örneğin Facebook'taki arkadaşlarımızdan geliyor.
"İnternet, hükümetleri hesap vermeye zorluyor."
Her zaman değil. Atlantik'in her iki yanından bir çok internet hayranı, daha önce siyasi tartışmalara kayıtsız olmakla birlikte şimdi hevesle hükümetin izini sürme mücadelesine katıldılar ve gece gündüz demeden kamuya ilan edilen verileri sayısallaştırmaya ve bunları online veritabanlarına aktarmaya başladılar. İngiltere mahreçli TheyWorkforYou'dan Kenya mahreçli Mzalendo'ya ve ABD mahreçli MAPLight.org gibi Sunlight Vakfı ile ilişkili birçok proje ve bağımsız internet sitesine kadar bir çok kuruluş meclis çalışmalarını takip etmeye başladı. Bunlardan bazılarında milletvekillerinin oylama kayıtları ile seçim kampanyasındaki vaatlerini karşılaştırmak bile mümkün.
Ancak bunca emek daha iyi ve daha dürüst bir siyasete mi yol açtı? Sonuçlar oldukça karmaşık. Daha açık ve katılımcı bir siyasetin önündeki en büyük engelin teknolojik eksiklikler değil, yerleşik siyasi ve kurumsal patolojiler olduğunu en idealist teknoloji düşkünleri bile anlamaya başladı.
Teknoloji, kapalı rejimlerden daha fazla bilgi koparmaya yetmiyor; yalnızca varolan bilgiye erişebilen insanların sayısını artırıyor. Hangi bilgilerin kamuya açıklanacağında en büyük tesir hâlâ hükümetlerin elinde. Kendini "şeffaf hükümet"in savunucusu olarak ilan eden Obama yönetiminin bile, petrol ve gaz kontratları gibi hassas bilgiler saklı tutarak, at popülasyonu ve ağıl sayısı gibi bilgileri açıklıyor olması şeffaflık örgütlerinin eleştirilerine maruz kalmasına neden oluyor.
Kaldı ki, veriler en ayrıntılı şekilde açıklansa bile, bu siyasetin düzeltileceği anlamına gelmiyor. Bilgi, şeffaflık ve hesap verebilirlik arasında anlamlı ilişkiler kurmak, veri tablolarını düzenlemekten daha fazlasını gerektiriyor. Sağlıklı demokratik kurumlar ve etkin bir kuvvetler ayrılığı oluşturmak gerekiyor. İnternet bunlara ancak bir ölçüde yardımcı olabilir. Çoğunlukla eksik olan bilginin niceliği değil siyasi iradedir.
"İnternet siyasete katılımı artırıyor."
Siyasete katılımın tanımına bağlı. İnternet, fikir alışverişinde bulunmak için elbette yeni kanallar açtı. Ancak bunun küresel bir çekim gücü yaratıp yaratmayacağını, ve demokrasi pratiğine güç verip vermeyeceğini henüz bilmiyoruz. Kimileri toplumsal katılımın arttığını söylerken kimileri de derinliksiz, odaksız, ve gevşek siyasi kampanyaların, yani tembelliğin arttığını söylüyor. Ve bir grup, Estonya'nın 2011'de cep telefonundan kısa mesaj yoluyla oy kullanması planı gibi toplumsal katılımı artırmaya yönelik kampanyaları alkışlarken; benim de içinde bulunduğum diğer bir grup ise boş insanların siyasi süreçleri görmezden gelmesinin nedeninin, iki ya da dört yılda bir sandık başına gitme külfeti olup olmadığı konusunda kuşku duyuyor.
İnternetin katılımcılığa olan etkisi üzerine yapılan tartışmalar, çok daha eski bir çekişmeyi andırıyor: Kablolu televizyonun belirsiz sosyal ve siyasi etkilerini. Bloglar icat edilmeden çok önceleri bilimadamları ve uzmanlar, televizyonun seçmenlere akşam haberlerinin karşısında James Bond filmleri ve Happy Days'in tekrarlarını sunarak onları pasif, apolitik eğlence delilerine mi çevirmekte olduğu; yoksa durmaksızın C-SPAN (kamu kanalı) izleyen hiperaktif, saplantılı vatandaşlara mı dönüştürdüğü üzerinde tartışıyorlardı. İnternet kablolu televizyonun hormonlu hâli. Siyasi arenaya katılmak da, oradan ayrılmak da hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Bir başka tehlike de okuduğumuz haberlerin bile artık seçilmiş kaynaklardan, örneğin Facebook'taki arkadaşlarımızdan gelecek olması, maruz kaldığımız görüşlerin çeşitliliğini azaltıyor. Pew Araştırma Merkezinin 2010 tarihli bir araştırmasına göre, haberlere internet üzerinden ulaşan Amerikalıların dörtte üçü, haberlerin bir kısmını yönlendirilmiş e-postalardan ya da sosyal paylaşım sitelerinden aldığını söylüyor. Yalnızca bir tek medya kanalına bel bağladıklarını ifade eden Amerikalıların oranı şimdilik yüzde 10'un altında. Ancak bu sayı, geleneksel haber kaynaklarının pazarı internete kaptırmalarrının ardından kolaylıkla değişebilir.

İnternet dış kaynaklı haberleri yok ediyor.
Eğer izin verirsek evet. Mali olarak ayakta kalmaya çalışan ve dış haber bürolarını kapatan Batılı haber kurumlarının çoğundan bunu duyamazsınız ama, bu kadar çok sayıda dış habere hiç bu kadar hızlı ulaşamıyorduk. Google Haberler gibi haber portalları CNN ve New York Times'ın iş modelini bozuyor, ve özellikle maliyetli olan yabancı muhabirlerden haber toplama faaliyetlerine balta vuruyor olabilir. Ancak haber portalları sayesinde ülkelere özgü olan ve belli bir yer edinmiş haber kaynakları küresel bir okuyucu kitlesine kavuşmuş oldular. Google Haberler olmasaydı kaç kişi AllAfrica.com ya da Asia Times Online okuyor olurdu?
İnternetin eski moda dış haberciliği destekleyen iş modelini yıkıyor olmasını kınıyor olsak da, internetin haber işinde dünya meseleleri hakkındaki araştırmaların kalitesine getirdiği tamamen olumlu etkiyi övmeliyiz. Olguların anında doğrulatılabilmesi, bir haberin bir çok kaynaktan sürekli olarak takip edilebilmesi, ücretsiz erişilebilen geniş gazete arşivleri 15 yıl önce bile tahayyül edilemezdi.
Dış haberlerin değişimindeki asıl tehlike akıllı ve saygın denetmenlerin olmayışı. İnternet, geniş bilgi sahibi haber bağımlıları için bir cennet olabilir ancak çoğumuza göre karmakarışık bir haber çöplüğü. Gayet tecrübeli okuyucular bile Çin Komünist Partisi'nin himayesindeki milliyetçi Çin gazetesi Global Times ile, Falun Gong muhaliflerinin çıkardığı Epoch Times gazetesi arasındaki farkı bilmiyor olabilir.
"Dünyayı saran ağ" anlamındaki World Wide Web birçok ulusal çıkar arasında parçalara ayrılıyor.
İnternet bizi birbirimize yakınlaştırıyor.
Hayır. Coğrafya hâlâ önemli bir etken. Economist dergisinin o zamanki kıdemli editörü Frances Cairncross, 1997 basımı The Death of Distance (Mesafenin Vefatı) adlı çok satan kitabında internetten beslenen iletişim devriminin "anlayışı artıracağını, hoşgörüyü güçlendireceğini ve sonunda dünya çapında bir barışa önayak olacağını" öngörmüştü. Oysa mesafelerin ölümünden bahsetmek için hayli erkendi.
Birbiri ile bağlantılı bir dünyada bile tüketim mallarına olan ihtiyaç hâlâ beğeniye kalmış durumda. Mesafe olgusu da beğeni olgusunu gayet iyi bir şekilde temsil ediyor. Uluslararası Ekonomi Dergisi'nde yayımlanan 2006 tarihli bir araştırma, müzik, oyun ve pornografi gibi bazı sayısal ürünler için ABD'ye olan fiziksel uzaklıktaki her yüzde 1'lik artış, Amerikalı birinin o siteye yapacağı ziyaretin sayısını yüzde 3,25 azaltıyor.
Yalnızca kullanıcı tercihleri değil, hükümetlerin ve ticari işletmelerin siyasi gündemleri kadar maliyet ve telifleri gözeterek yaptıkları etkinlikler de ortak, tek bir İnternet çağının sonunu getirebilir. Yani, coğrafi konumuna bağlı olmaksızın kişilerin aynı internet sayfalarına ulaşabildikleri günler azalıyor. "Özgür" dünyada bile. Çoğunlukla şirketler ve avukatları, yabancı uyruklu kullanıcıların belirli internet içeriklerine erişmesini engellemeye çalıştığını git gide daha sık görüyoruz. Örneğin, BBC'nin yenilikçi iPlayer uygulaması üzerinden sunduğu sayısal içeriğe İngilizler erişebilirken Almanlar erişemiyor. Norveçliler halihazırda, Bookshelfinitiative (kitap rafı inisiyatifi) sayesinde telifli 50 bin kitaba internet üzerinden ücret ödemeksizin ulaşabiliyor. Lisans ücretleri için hükümetin yıllık 900 bin dolar harcadığı hizmet için elbette Norveç'te bulunmak gerekiyor.
İnternetin ünlü birçok öncüsü Google, Twitter, Facebook vb'nin ABD şirketleri olması, diğer hükümetlerin bu şirketleri siyasi ajan olarak görmesine neden oluyor. Çinli, Kübalı, İranlı hatta Türk siyasetçiler "bilgi bağımsızlığı"ndan bahsediyor. Bu kavramın arkasında Batılı internet şirketlerinin sunduğu hizmetleri kendi sınırlı ancak kontrol etmesi kolay ürünlerle değiştirme düşüncesi var. "Dünyayı saran ağ" anlamındaki World Wide Web birçok ulusal çıkar arasında parçalara ayrılıyor.
Yirmi yılda -büyük İ harfi ile- İnternet ne diktatörleri yeriden etti, ne de sınırları ortadan kaldırdı. Siyasetin akla ve veriye dayalı olarak yürütüldüğü siyaset sonrası bir çağ müjdelemediği de ortada. İnternet bütün vaatleri ve tehlikeleri ile git gide gerçek dünyanın aşırı değiştirilmiş bir başka sürümüne benziyor. Erken web hayranlarının öngördüğü siber bir ütopya artık daha aldatıcı gibi görünüyor.
Kısaltılarak çevrilen bu yazının aslını aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz:
http://www.foreignpolicy.com/articles/2010/04/26/think_again_the_internet
İlgili başka yazı bulunamadı.


