Röportaj: Trajediden maskaralığa
"Demokrasiye inanmıyoruz, hiçbirimiz. Onunla alay ediyoruz ama her nasılsa işe yarıyormuş gibi davranıyoruz." Gazeteci Amy Goodman ve Juan Gonzalez'in sunduğu "Democracy Now" programında ekonomik kriz konusunda görüşlerini dile getiren Slavoy Jijek, solun küresel anlamda bu krize verecek yanıt bulamadığını düşünerek solu eleştiriyor.
JUAN GONZALEZ: Ekonomik iflas konusuyla devam ediyoruz. Konuğumuz, National Review'un "Batı'daki en tehlikeli felsefeci", The New York Times'ın "kültür kuramının Elvis'i" olarak tanıttığı Slovenyalı felsefeci ve düşünür Slavoy Jijek (Slavoj Žižek). Jijek, felsefe, psikanaliz, teoloji, tarih ve siyaset kuramı hakkında ellinin üzerinde kitap yazdı. Verso yayınevinden çıkan son kitabı "Önce Trajedi, Sonra Maskaralık" adını taşıyor ve Amerika Birleşik Devletleri'nin nasıl olup da 11 Eylül trajedisinden finansal kriz maskaralığına taşındığını irdeliyor.
Harper's dergisinin Ekim sayısında da alıntılanan Jijek'in en son önerisi şu sözlerle başlıyor: "2008 ekonomik iflası hakkında şaşırtıcı olan bir şey varsa, o da bu iflasın yaşanmasının tahmin edilemez olduğu düşüncesinin ne kadar kolaylıkla kabul edildiğidir." Jijek, sözlerini, IMF ve Dünya Bankası karşıtı gösterilerin son yıllarda bankaların parayla oynama biçimlerini protesto ettiklerini ve yaklaşan kriz hakkında uyarıda bulunduğunu hatırlatarak sürdürüyor. Protestoculara biber gazı ve toplu gözaltılarla yanıt verildi.
AMY GOODMAN: Jijek'e göre -alıntı yapıyorum- "mesaj açık ve netti ve polisler tam anlamıyla gerçeği bastırmak için" kullanılmıştı.
Slavoy Jijek, çarşamba akşamı New York'taki Cooper Union'da hıncahınç dolu bir salonda konuşma yaptı, şimdi de iftaiye stüdyomuzda bizlerle birlikte.
Democracy Now programına hoş geldiniz.
SLAVOY JİJEK: Çok teşekkür ederim. Benim için bir zevk.
AMY GOODMAN: Sizi konuk etmek çok güzel.
SLAVOY JİJEK: Çoğunlukla Fox News izlerim, ama siz daha iyisiniz. Onlar daha eğlencelikler.
AMY GOODMAN: Ekonominin iflasına gösterilen tepkilere ve bunun nasıl tahmin edilebilir olduğuna gelirseniz.
SLAVOY JİJEK: Aslında beni ilgilendiren şey şu, örneğin Paul Krugman temelde aynı şeyi söyledi, bu, günümüzde ideolojinin nasıl işlediğine ilişkin çok şey anlatıyor. Krugman dedi ki, zihinsel bir deney yapsak ve önde gelen tüm bankacıların, yöneticilerin ve benzerlerinin iki yıl önceden bu sonu bildiklerini varsaysak. Kendimizi kandırmayalım, hiçbir şey farklı olmazdı, dedi. Tüm yöneticiler tamamen aynı şekilde hareket ederlerdi.
Bu noktada bir psikanalizci olarak ben, oyuna dahil oluyorum, çünkü bu deney, bizim günlük davranışlarımızın psikanalizde adına fetişist inkâr mekanizması dediğimiz şey tarafından ne derece kontrol edildiğinin farkında olmamızı sağlıyor. "Je sais bien, mais quand même…", "Gayet iyi biliyorum, ama yine de..." Olası korkunç sonuçları gayet iyi bilebiliriz ama her nasılsa piyasaya güveniriz, işlerin bir şekilde düzeleceğini sanırız, vesaire, vesaire. Sadece ekonomide değil, genel olarak da bu tavrı incelemek son derece elzem. Benim çalışmamın odağında da bu var: Günümüzde inançlar nasıl işlemektedir. Biri için 'inanıyor' dediğimizde ne kastediyoruz?
Çok uzaklaşmayayım diye size sıradışı bir hikâye anlatmama izin verin. Benim en sevdiğim hikâyedir. Kitapta da bahsettim. Niels Bohr'u bilirsiniz, Kopenhag, kuantum fizikçisi. Bir gün kır evinde kendisini ziyarete bir arkadaşı gelir ve kapının üstünde bir at nalı görür. Bilirsiniz, at nalı kötü ruhların eve girmesini önlediği varsayılan batıl bir nesne Avrupa'da. Kendisi de bir bilimadamı olan arkadaşı, Bohr'a sorar, "Şimdi buna gerçekten inanıyor musun?" Niels Bohr yanıtlar, "Elbette hayır. Ben bir bilimadamıyım, budala değil." Arkadaşı üsteler, "Peki niye orada duruyor?" Niels Bohr'un cevabını biliyor musunuz? "İnanmıyorum ama orada tutuyorum, çünkü eğer inanmıyorsam bile işe yarayacağını söylediler at nalının."
Berlusconi'nin avukatı, kamuyouna resmi bir açıklama yaptı. Müvekkilinin iktidarsız olduğu iddialarının yalan olduğunu ve Berlusconi'nin mahkeme önünde bunu kanıtlamaya hazır olduğunu söyledi. Peki, nasıl yani?
Günümüzde ideoloji böyle bir şey. Demokrasiye inanmıyoruz, hiçbirimiz. Onunla alay ediyoruz ama her nasılsa işe yarıyormuş gibi davranıyoruz. Bu çok tuhaf bir durum çünkü -bazılarımızın bunları hâlâ hatırlayacak kadar yaşı var- iktidarın aleni yüzünün haysiyet ve inanç olduğu eski günler vardı. Gizliden gizliye onunla alay ettiniz, dalga geçtiniz, değil mi? Bana kalırsa şimdi çok tuhaf bir evreye yaklaşıyoruz. İktidarın aleni yüzü gittikçe daha uluorta galiz ve müstehcen oluyor. Fransa'da Sarkozy'yi ele alın. İtalya'da Berlusconi'yi. Beş yıldan uzun bir süredir devlet erkine ait haysiyetin alt sınırını sistematik olarak baltalıyor. Bunun nasıl mümkün olduğuna defalarca şaşırıyorsunuz. Biliyorsunuz, iki hafta önce, şu seks skandallarından sonra avukatı, Berlusconi'nin avukatı, kamuyouna resmi bir açıklama yaptı. Müvekkilinin iktidarsız olduğu iddialarının yalan olduğunu ve Berlusconi'nin mahkeme önünde bunu kanıtlamaya hazır olduğunu söyledi. Peki, nasıl yani? Nasıl, ne kastetti? Müstehcenliğin bir düzeyi vardır ama bu bizi yanıltmamalı. Gerçekten kötümser bir çağda yaşıyoruz. Ama yalnızca bunun gibi, kendilerini ciddiye almadıkları ucuz bir anlamda değil, şu anlamda, nasıl söylesem, kendi kuyunu kazma ironisi, kendinle alay etmek tuhaf bir şekilde oyunun bir parçası. Sanki sistem kendiyle alay ediyor olsa bile işleyebilirmiş gibi.
JUAN GONZALEZ: Şunu sormak istiyorum, yenilikçi cephenin ya da solun yanıtını da eleştirdiğinizi söylüyorsunuz. Harper's'taki makalenizde "Solun bir dereceye kadar küresel çapta uygulanabilir bir alternatif sunmadaki acizliği bir kez daha herkesin malumu olduğundan, mevcut bunalımdaki asıl kurbanın kapitalizm değil bizzat solun kendisi olma olasığı var." diyorsunuz. Bu noktayı açar mısınız?
SLAVOY JİJEK: Ben radikal bir solcuyum. Hatta kendimi koşullara bağlı olarak bir komünist olarak addedebilirim. Ancak insanın, bir solcu olarak, son yirmi yılda solun yenilgisinin niceliğini gerçekten itiraf etmesi gerektiğini düşünüyorum. Olası bir değerlendirmenin olmazsa olmaz bir koşulu bu. Yani, evet, Stiglitz gibi Krugman gibi kişilerin önerdiği, temelde Keynesçi refah devletine dönüş olan, gayet canayakın şeyleri, ya da bazı ilginç ekonomik fikirleri -ki bunların bir çözüm olduğuna inanmıyorum- örneğin asgari gelir ya da bence kendi içinde bir ütopya olan, Brezilya'da renta básica dedikleri asgari kirayı bir kenara koyarsak, bir kriz durumunda bile, insanlar, aslında solun buna verecek küresel bir yanıtı olmadığını görecekleri için, tuhaf ve paranoyak bir şekilde, bu krizin pekâlâ üretilmiş bir şey olduğunu düşünüyorum.
Sol ile ilgili iki şey beni kaygılandırıyor. Birincisi, solun git gide yasalara harfi harfine uyan bir ahlak anlamlandırmasına gitmesi. Adaletsizliğe karşı protestonun yalın bir biçimi gibi. Yapabileceğiniz tek şey adli forumlar oluşturmak türünden şeyler olur. Bu anlamda eski solcuların birçoğu depolitize ediliyor. Artık en temel soruları sormuyorlar. Bakın şimdi de öyle, bütün yaygara "Hep o banka vurguncuları" etrafında kopuyor. Demin duyduklarımıza tamamen katılıyorum. Ama gerçek biraz daha karmaşık değil mi sizce de? Yani bunu benden çok daha iyi bilirsiniz, mevcut krizin köklerinden biri yalnızca açgözlülük değildi bana kalırsa. Binyılın başlarındaki sayısal balondan sonraki düşünce başarıyı sürdürmek, ekonomiyi canlı tutmak oldu. Ve hatırladığım kadarıyla, bir miktar da olsa gerçekten iki partinin de kararıydı: Emlak piyasasını kolaylaştıralım ki işler yürüsün. Yani bütün bu açgözlü bankerler psikolojik meselerinin altında yapısal bir sorun yatıyor, kapitalizmin nasıl işlediği sorunu. Tanrım, bu yüzden sevgili örneğimiz Bernard Madoff'u bile ilgilendirmiyor mu? Madoff'a odaklanmış olmaları hoşuma gitmedi. Bir dakika. Madoff, sistemin sizi sürüklediği konumun, uç bir örneği idi sadece. Eh, ben de deli değilim, demiyorum ki "İşte bu yüzden bütün bankalar kamulaştırılsın ve derhal sosyalist diktatörlük kurulsun". Anlatmak istediğim şey şu, sorunu psikolojik bir kılıfa sokarak kolaylıkla bertaraf etmeyelim. Evet, kötü bir adam olabilirsiniz ancak yapmak istediğiniz şeyi yapmanıza izin verecek son derece kesin kurumsal, iktisadi ve benzeri koordinatlar, altyapınız olmalı.
İkincisi, solcu ve sağcıların ortak "Wall Street'e değil küçük esnafa yardım edin" feryatlarını da beğenmedim. Üzgünüm ama o banka yöneticilerinin de vurguladığı gibi kapitalizmde Wall Street olmadan küçük esnaf da olmaz. Günümüz sanayisinde rekabet, yeni buluşlara yapılan muazzam yatırımlar nedeniyle geniş çaplı ulaşılabilirlik, kredi uygunluğu olmaksızın küçük esnaf başarılı olamaz. Yani bu yanlış bir seçim. Demek ki, sola ve diğerlerine saygısızlık gibi olmasın ama, bu işi ciddiye alıyorsak, aceleci bir ahlâk anlamlandırmasından kaçınmalıyız.
AMY GOODMAN: Şöyle yazmışsınız; "O hâlde banka kurtarma planı gerçekten 'sosyalist' bir yaklaşım mıydı? Eğer öyleyse tuhaf bir biçime bürünmüşler: Önceliği yoksullara değil zenginlere, borçlananlara değil borç verenlere yardım etmek olan 'sosyalist' bir yaklaşım."
SLAVOY JİJEK: Evet, bütün iddiam bu yönde. Yani kapitalizm, her zaman üsttekilere mahsus bir sosyalizmdi. Kapitalizmin temel paradoksu bu değil mi?
AMY GOODMAN: Sağlık sistemi hakkında ne diyeceksiniz?
SLAVOY JİJEK: Şimdi en sevdiğim konuya geldiniz işte. Neden biliyor musunuz? Çünkü ideoloji hakkında yazdığımda insanlar bana gülüp "Haha, bilmiyor musun? İdeolojilerin geride kaldığı çağda yaşıyoruz." diyorlar. Hayır, şimdi siz ideolojiye cismani kuvveti açısından bakıyorsunuz. Şu iki seviyeyi birbirinden ayırmalıyız. Bir tarafta gülünç sağcı paranoyalar var, rastlantı sonucu bunları dinlemeyi de seviyorum. Beni eğlendiriyorlar, biliyorsunuz, Sarah Palin'in ölüm jürileri fikri gibi. Amcanızın yaşayıp yaşamayacağına işleyişi anlaşılamaz bir bürokrasi karar verecek. Gülünç, en azından şimdilik öyle diye umuyorum. Bunlara gülebiliyoruz.
JUAN GONZALEZ: Amerika'nın büyük bir kısmı gülmüyor ama, maalesef.
SLAVOY JİJEK: Evet, evet. Ama esas sorun, sağlık reformunun Cumhuriyetçi eleştirisinin gerçekten başarılı olduğu yer, seçim yapma özgürlüğü denen ateşli kavram. Bence burada bir sorun var ve bu sorunla yüzleşmeliyiz. Öncelikle seçim yapma özgürlüğünü yaşayabilmek için -bunu tekrar tekrar söylemek lazım- bu özgürlüğün kullanılabilmesi için sosyal ve yasal düzenlemelerden hatta belki bir şekilde kabul edilmiş etik kurallardan oluşan son derece karmaşık bir sistemin varolması gerektiğini açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Bir başka deyişle belli bir seviyede daha az seçenek, en azından daha az kamu seçeneği, bir başka seviyede daha fazla seçenek anlamına geliyor.
Buradan sağlık sistemine dönmeme izin verin. Sağlık hizmetleri, aynı su ve elektrik gibi belli bir seviyede olmalı bence. Genellikle su sağlayıcı kuruluşu seçmediğimiz söylenebilir değil mi? Peki, şimdi Cumuriyetçilerin oyununu oynayabilir ve şöyle diyebiliriz "Bu ne korkunç ve dehşet verici bir durum! Su sağlayıcısını seçmek gibi temel bir seçim yapmaktan yoksun bırakılıyoruz." Oysa, bazı şeylere güvenebilmenin çok daha pratik sonuçlar verdiğini öyle ya da böyle kabul etmişizdir. Kusura bakmayın ama su tedarikçisi firmayı seçme özgürlüğünü seve seve reddediyorum, aynı şey elektrik hizmeti için de geçerli. Gerçi orada işler biraz daha karmaşıklaşıyor. Bu şeylere neden sağlık hizmetlerini de eklemeyelim ki? Avrupa, bunun etkin bir şekilde yürütülebileceğini gösterdi, özgürlükleri azaltmak için değil, daha büyük ve gerçek bir özgürlük için size daha fazla yer bırakmak için.
Gördüğünüz gibi, seçim yapma ideolojisinin tehlikesi burada, çünkü bu bir anlamda merkezi kategori hâline gelmiş durumda. Sürekli olarak oynanan eski bir Marksizm kartı var, bize gerçek seçeneklerin yerine göstermelik seçenekler sunulmuştur, diyen. Pepsi ya da Coca Cola gibi. Tamam, bunda bir doğruluk payı var. Seçenekler bombardımanı altındayız. Mantıklı bir seçim yapmak için gerekli altyapınız olmaksızın gerçekten de seçmekte özgürsünüz. İngiliz kuşkucu John Gray, diğer yönlerine gıpta ederim ama kötümser bir biçimde, çağımızda özgürmüşçesine hareket etmeye her geçen gün daha da zorlandığımızı yazdı kibarca. Bu durum fazlasıyla kaygı yaratıyor. Konu seçenekler olduğunda neyi kastettiğiniz bilhassa açık seçik olmalı. Ben tamamen seçim yapma özgürlüğünden yanayım. Yalnızca, dipnotlarda belirtilen, küçük harflerle yazılan bu seçeneklerin kesin koşullarını ve diğer şeyleri öğrenmek istiyorum.
Tekrar edeyim, Obama'nın yapabilecekleri konusunda hiçbir yanılsamam olmasa da seçimlerden önce Obama'yı desteklemiş olmaktan hâlâ gurur duyuyorum. Ama bunun elbette pek de önemi yok. Ama, Obama hakkındaki söylemleri "Aynı emperyalizmin takındığı sevimli bir insan yüzü", "Kapitalizmin çıkarlarını daha iyi savunacaktır" olan, çok daha radikal solcu arkadaşlarıma karşın, hayır, konu sağlık hizmeti reformu olunca, asıl savaşı burada verdiğimizi görüyoruz bence.
JUAN GONZALEZ: Krize verilen yanıt konusunda bir bakıma kötümser bir görüşünüz olduğundan yola çıkarak şunu sormak istiyorum, Güney Amerika'ya ya da genel olarak Latin Amerika'ya baktığımızda, tamamen farklı bir doğrultuda ilerleyen bir kıta var gibi.
SLAVOY JİJEK: İşte burada eleştirel solculuğum ortaya çıkıyor.
JUAN GONZALEZ: Dinlemekten keyif alırım çünkü dünyanın geriye kalanında açık büyürken, en azından Latin Amerika içerisinde bu açığı azaltmaya ve farklı bir rol üstlenmeye çalışan hükümetler var.
SLAVOY JİJEK: Evet uğraşıyorlar, peki gerçekten yapıyorlar mı? Bakın, bu benim kuşkucu tarafım. Şimdi söyleyeceklerim yüzünden bazıları çoktan beni gizli bir neo-muhafazakâr olmakla suçladı. Kendimizi kandırmayalım. Latin Amerika'daki halk hareketinin, Hugo Çavez gibilerinin yarattığı yeni dalga cazibenin büyük bir kısmı solun o eski arzusundan kaynaklanıyor bence. Açık konuşalım bugün Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çoğu solcu, bütün o kirli anabilim dalı kariyeri savaşında çarpışan ancak kalplerinde bir sıcaklık hissetmek isteyen iyi gelirli akademisyenlerdir. Yani, yakınlık kurabileceğiniz olabildiğince uzak bir ülkenin olması iyidir. "Bakın orada gerçekten bir şeyler oluyor" diyebileceğiniz. Bir noktada 30'lu yıllarda bu ülke Sovyetler Birliği'ydi, ardından Küba, Çin kültür devrimi, Nikaragua. Maalesef şimdi bunun yerini biraz Venezuela aldı gibi. Çavez'in diktatör olduğu falan gibi klasik liberal eleştirilere karnım tok tabi.
Bence Chavez iyi bir başlangıç yapmıştı. Dünya tarihinde kaydedeğer bir şey yaptı. Bildiğim kadarıyla, 'favela'larda yaşayan insanları ve kamusal alandan dışlanmış olan benzerlerini gerçekten harekete geçirmeye çalışan ilk kişiydi. Bu kişileri siyasi sürecin içerisine katmaya çalıştı. Bunu yapmanın bir yolunu bulamazsak yavaş yavaş yeni bir tür ırk ayrımı toplumuna doğru yaklaşacağımızı iddia edebilirim. Devamlı düşük seviyeli bir iç savaş yaşayacağımız, Fransa'daki akıldışı patlamalar, Paris'in banliyölerindeki araba kundaklamaları gibi şeyler göreceğimiz bir toplum.
Öte taraftan Çavez'in uzun dönemde ne başaracağı konusunda daha ziyade karamsarım. Petrol geliri sayesinde oynadığı oyun nedeniyle, Latin Amerika halk hareketine uzanan yolu kaybettiğini düşünüyorum. Bana sorarsanız, çok daha ilginç bir gelişme Bolivya'da yaşanıyor. Çok daha özgün. Yeni bir şeyler icat etme zorunluluğuyla gerçekten karşı karşıyalar.
Gerçekten ütopyacı anlar, herşey iyi gidiyorken hatta daha iyi bir durumda değil, çıkmazın ortasındayken bulunur bana kalırsa. O zaman normale ulaşmak için birşeyler yaratmaya zorlanırsınız. Ama genel olarak soracağınızı düşünerek, ama yok, hayır, Latin Amerika'dan fazla umutlu değilim.
Ama şu anda Avrupa'dan ziyade Amerika Birleşik Devletleri'nden daha umutluyum. Avrupa, bence şu an büyük bir gerileme içerisinde. Avrupa ile ilgili umutlarım vardı. Neden? Çünkü, basitçe ifade etmek gerekirse, şu an elimizide rekabette olan hâlâ iki model var, ve analizi iyice basitleştiririsek bunlar Anglo-Saksın serbest piyasa modeli ve adına şairane bir şekilde Asya değerleri taşıyan kapitalizm dediğimiz şey. Yani otoriter kapitalizm. Bütün solcuları, tekrar ediyorum, kaygılandırması gereken şey bu. Yiğidi öldürelim ama hakkını yemeyelim. Sizin tabirinizle tuhaf bir komünist olarak tekrar ettiğim için affedin ama, yakın zamana kadar, kapitalizm için iyi bir gerekçe yok muydu? Kapitalizm bir on, yirmi yıl kadar diktatörlüğe ihtiyaç duyuyordu. Şili'de, Güney Kore'de olduğu gibi. Ancak işler kıpırdanmaya başladığında kapitalizm her zaman bir tür demokrasiye yol açıyordu. Artık açmıyor. Singapur'da başlayan ve Uzak Doğu'da kuvvetlenen şeyin, tekrar edelim, otoriter kapitalizm olduğunu düşünüyorum. Yeni bir şey ortaya çıkıyor, varolan kapitalizmden daha dinamik bir kapitalizm. Ama uzun vadede bile demokrasiye ihtiyaç duymuyor.
Röportaj metninin aslını aşağıdaki bağlantıda bulabilirsiniz: http://www.democracynow.org/2009/10/15/slovenian_philosopher_slavoj_zizek_on_the
İlgili başka yazı bulunamadı.


