vat kaynd ov begıl?
Kanması ve susması için.
Hakkını alması için,
Kitleyi bilinçlendirin!!
Ahmet Necdet SEZER
vat kaynd ov begıl?
şöyle bir şiir var idi: -ben bu gurbet ile düştüm düşeli / her gün biraz daha süzülmekteyim! bu şiiri ben buralara gelince öğrendim. yoksa önyargımın arkasında, ben bir solcu olarak necip fazıl'ı nereden bileyim. şimdi süzülme konusuna gelelim.
böyle sabah uyanınca, yeni günde sizi dinç tutacak, mutluluk verecek, mütevazı ya da iyi hazırlanmış bir kahvaltı çok önemlidir. canım okulum itü'de bu kahvaltı benim için uzun süre, mustafa abi'nin güzel kahveleri ve karafırın'dan getirttiği çeşit çeşit poğaça, simit ve sandviçler oldu. haftasonları ise evde, bir elimde cumhuriyet, televizyonda CatDog, sofrada simitten zeytine, beyaz peynirden, limonlu domatese ve de sağ elde ince belli bardak içinde çaykur çayla mükellef bir kahvaltı. kahvaltıdan sonra annem türk kahvesi de yapardı öğlene doğru. şu gazetelerini, penguenlerini topla da derdi. anne!... ben bu gurbet ele düştüm düşeli...
gel gör ki DCC denilen binanın altına iliştirilmiş, sodexho destekli kafede kahvaltı anlayışı bu şekilde gelişmemiş. kasaya doğru yaklaşıp da kahvaltılık arayınca tek seçenek var: begıl. şimdi tek seçenek var ama bu begıl'lar çeşit çeşit. haşhaşlısı var, susamlısı, soğanlısı var (valla), benim bilmediğim bi otlusu var, evriting'lisi vaaar... işte bu çeşit bolluğunun verdiği gururla soruyor her seferinde teyzeme benzettiğim teyze: -vat kaynd ov begıl!. ben de veriyorum yanıtını: -sesami piliiz, toostıd! (tost ile ilişki kuran naif okuru, yazının akışına havale ediyorum.) işte burası kritik. bunu öğrenmek tam bir ayımı aldı. eğer teyzeyi kendi haline bırakırsanız begıl'ı yemeniz mümkün olmayabilir. öyle bir krem peynir sürüyorlar ve öyle bir de yağlı oluyor ki begıldan tutacak yer bulamıyorsunuz. şekil-1 de görülen begılin ortasından fışkıran peynir yüzeye yayılıyor. o yüzden bir ay boyunca kırık dökük ingilizce'yle lütfen peyniri çok sürmeyin demeye çalıştım. sonunda söylediler bana anahtar kelimeyi : lidıl çiiz on it.


ayıp örtme araçları :vat kaynd ov diressing?
he he... çok eğleniyorum. post modernist mezarlığına gömsünler beni.
şimdi öğlen yemeğine gelince çeşit artıyor. seçenekler şöyle. Piza, rep(wrap), sandviç ve quesadilla (bunu hala telaffuz edemediğim için yazıldığı gibi yazdım). türkiye'de beni -hayatı kendin için neden zorlaştırıyorsun! diyenler kadar sinir eden tipler vardı. geleneksel olarak piza hat pizasını hor görürlerdi. geliniz de bu pizayı tadınız. aslında ilk seferde çekici. yani ni york siti'de ilk kez kocaman kutu içinde peynirli piza aldığımızda çok mutlu oldum. yıllarca kozbi ailesinde gördüğüm piza elimdeydi. gel gelelim, bir süre sonra çekici gelen o piza kokusu artık çekici gelmemeye başlıyor (biz erkekler hep böyleyiz). dayanılmaz, bir hal alıyor, hele ki sabahın 10'unda evlerden sarımsak ağırlıklı piza kokularının gelmesi insanı çileden çıkarıyor.
rep ise, iğdiş edilmiş lavaşın içine genelde tavuk, o yoksa ton balığı ya da kırmızı et (gerçekten kırmızı, az pişmiş oluyor) konulması ve bu malzemenin üstüne bolca marul, soğan, peynir, zeytin eklenip, bunun lavaş ile sarılmasıyla elde edilen bişi. iğdiş edilmiş lavaşlar yine çeşit çeşit. ıspanaklıdan tutun, bal aromalısına kadar her şey var. süreli yayınlar bölümünden gidip ni york tayms alıp kütüphane kantinine gelirseniz, daha az eziyet çekiyorsunuz. gasteyi okurken bi de bakıyorsunuz ki rep bitmiş. kendinizi yemek yemiş gibi hissetmeseniz de, bir doymuşluk hissi yayılıyor vücuda. bu taktik sadece -lan yine mi rep!! ya da -böğk! bu pişmemiş! durumlarında işe yarıyor. yemek yemeden alınan haz eksikliği ve manevi tatmin sorunlarında etkili değil.
sandviç. aslında bu sandviç konusu üzerine kitap yazılabilir. çünkü ana yemek. istiklal caddesine sabvey açıldığında, -sandviçcinin de dükkanı mı olurmuş... hahahaha! diye gülmüştüm. oluyor! her yer -sab, deli! yazan dükkanlarla dolu. iş toplantısı oluyor. giriyoruz bir umutla, -hah! adam gibi bişi yeriz arada! diye, ara verilince kağıt poşetler içinde sandviçler geliyor. üzerinde, -törki, biif, çikın, hem! yazılı. koskoca adamlar, lezzetli bir şey yiyormuş gibi sesler çıkararak, o süngersi ya da kurumuş yara kabuğuna benzeyen ekmeklerle yapılmış sandviçleri yiyor.
kantine giriyorum. içindekilere bakarak, gözlerinin içi gülerek -sab! yiyen çocuğu görüyorum. dün gördüm ben bu çocuğu, yine -sab! yiyordu! arkadaşı gelip ne yapıyorsun diyo. -lanç! diyo, bi de ekliyo; -dilişıs!. gidip dövesim geliyor çocuğu.
uçakta gidiyoruz. thy'de adam gibi yemek veriyolar. yueseyrveys'de ise sandviç dağıtıyorlar. 5 dolar hem de. almıycam, fotosentez yaparım yine almam. birazdan bi film başlıyo. rabırt redford, morgın friimen, cenıfır lopez ve bir küçük kız var. filmin bi yerinde anne cenıfır lopez'in gelmesi bekleniyor, çiftlik evinin balkonuna kurulmuş akşam yemeği sofrasına. gelmeyeceği anlaşılınca, rabırt redford hadi biz başlayalım diyor. hep beraber götürüyorlar ağızlarına, üçgen kesilmiş ekmekle yapılmış sandviçlerini. gidip dövesim geliyor rabırt redford'u.
bir de size amerikalı nasıl sandviç alır onu anlatayım. şimdi siz sandviç almaya gittiğinizde mutlaka sıra olur. orda rahatça gözleyebilirsiniz. önce kız soruyor, mey ay help yu. sona bizim adam yüzünde buruşuk bi ifade (farkında değil ama insan olarak genlerimiz aynı, vücut isyan ediyor artık sandviç'e, ondan buruşuk yüzü ama farkında değil) -yee, ay vant e sendviç! diyor. sandviçciden kedi alamazsın ki. neyse. soruyor yeniden kız, -vat kaynd of sendviç!. bizim ki ellerini açıp şöyle bir salınıyor, -eaaooe ay don nov! (neden? bıktı çünkü). karşılıklı bakışıyolar kızla bir süre. kız bu ritüelden bezmiş donuk bakıyor. ne yiyeceğini hala bilmeyen salağın yüzünü göremiyoruz. siz açsınız. yemek sizin için diğer anlamlarını yitirmiş buraya geleli. tamamen işlevsel bir önem taşıyor : o sandviçi yutup, hayatta kalacaksınız. siz açsınız ve onlar öyle bakışıp duruyor. siz de onlara bakıyorsunuz. neden sonra, adam kararını veriyor. -mmm meybi çikın! diyor. bunun belkisi mi kalmış. çikın işte! kız soruyor. -vat kaynd of bired!. adam soruyor -vat du yu hev!. hergün buradan bunları yiyorsun. seni de kaç kere gördüm. orada tabelada da yazıyor ekmek türleri. neden soruyorsun. kız yanıtlıyor -viit, parmesan, garlik...! belki 6 çeşit. fakat bizim ki onların arasında olmayan bir şey soruyor. zıttırıbıttın var mı? kız yok diyor. adam düşünüyor... düşünüyor... düşünüyor... midenize açlıktan kramp giriyor... giriyor... giriyor... sesamide karar kılıyor. kız soruyor. 6-inç or 12-inç. yanıt 12-inç. kız soruyor. vay kaynd of çiiz. yanıt sivis. toostıd? yes! yirmi saniye fırında ekmeklerin üzerindeki peynirin erimesini bekliyorsunuz. sonra kız içine ne istersiniz diyor. maruldan zeytine ne ararsanız var. bizimki yine -ay don nov!! başlıyorlar sohbete, içine ne koysak diye. midenizin duvarları birbirine yapışıyor. ama bu konuşma bitmiyor. konuşma bitiyor. bizimkinin karar süreci bitmiyor. turşu derken biberi kastetmiş. aaa biber yok muymuş? o zaman olmazmış. (salatalık turşuları sandviçten geri alınıyor.) soğanlar konusunda konuşma başlıyor. bizimki soğanın koku yapabileceğini yeni keşfetmiş gibi konuşuyor. artık sesleri ayırt edemiyorum. ama konuşuyorlar. kız yanıt veriyor. evet beklemiş soğanın kokusu daha kötü olur. kırmızı soğan salataya daha iyi gidermiş. sohbet ediyorlar. sürüyor... sürüyor... gülümsüyorlar. hatta şimdi kahkaha atıyorlar. neyse bitiyor... sandviç son şeklini aldı gibi. kız soruyor, vat kaynd ov diressing? bu diressingler çeşit çeşit. bana göre sandviçi ıslatmak için kullanılıyor, onlar sos olduğu iddiasındalar. bence sandviçte ve her türlü yemeklerinde var olan susuzluk ayıbını örtmek için kullanılan bir yardımcı, onlar lezzet veriyor diyorlar. ne lezzeti. yirmiye yakın çeşidi var. hepsi aynı tat. bal gibi ıslatıyorsunuz işte sandviçi. ben ilk başlarda yok diressing diyordum. kız öyle bir şaşırıyor, öyle bir şaşırıyordu ki önce bir hayret çığlığı attıktan sonra, vat? no diressing? diyordu. -evet, ne var ?! no diressing! zorla değil ya? alla allaa!..! tonuyla verdiğim, ikinci -no diressing! yanıtı bile kesmiyor, kızın hayretinin geçmesi bitmiyor, bu da sandviçimi almamı 2 dakikaya kadar geciktiriyordu. en sonunda, tek tip bir diressing seçip kurtulmaya karar verdim. iteliyın deyip kurtuluyorum: ben de sürünün parçasıyım, lütfen sandviçimi çabuk ver. bu sırada nihayet bizimki de diressingine karar vermiş. kasiyer kızla kombo mu, cast sendviç mi diyaloğu sürüyor. kombo olunca yanında patates cipsi ve kola da veriyorlar. patates cipsi, birahaneye gittiğiniz de, masanıza konan patates cipsi değil. bildiğiniz rafıls-doritos gibi bi cips. bi keresinde kasiyer kombo deyince, -puhahaha!... biz bu cipsi, birayla birlikte yeriz, maç seyrederiz, öğle yemeğinde cips mi olurmuş.! dedim, ... kız gülmedi nedense. sonunda bizimki parasını keş olarak ödeyip olay mahalini terk ediyor. bu ritüel ortalama 10 dakika sürüyor her seferinde: açsanız ve önünüzde 4 kişi varsa, gidip piza yiyin.
tam yağlı sütün kabahatleri
ni york tayms başlık atmış: ni york siteyt'de artık ilköğretim okullarına tam yağlı süt giremeyecekmiş. neden? çünkü obeziteye neden oluyormuş. gülmekten gazeteye kahve döktüm. ilk sayfanın 1/8i, 8. sayfanın 1/4ü buna ayrılmış. meğer tam yağlı süt ne zararlı şeymiş, neyşınvayd görülen obezitenin en önemli nedenlerindenmiş.
galiba ingiltere de böyle bir karar alıyor bu günlerde.
ingiltere'ye gitmedim, marketlerini görmedim. ama marketlerinde iki koridor abur cubura ayrılmış olan, oriyenteyşında kahvaltıda verdikleri donatla şeker komasına girmeme ve işaret parmağımın başparmağıma yapışmasına neden olan, tavuğa susam ekleyen, yetmiyormuş gibi şerbete batıran, bildiğimiz turşuyu şekerli suya -yazıyla : şekerli su- kuran, ballı mısır patlağı üreten, 65 yaşında yürürken nefes alamayan ama öğle yemeğinde sadece tereyağlı mısır patlağı yiyen bölüm sekreteleri olan bir ülkede obezitenin sorumlusu tam yağlı süt! zavallı tam yağlı süt, mağdur tam yağlı süt!
ama her türlü yemeği bulabiliyorsun, oğuuuzzz!
geçmiş karşıma yarım saatir amerika'daki güzel yemekleri anlatıyor. tai yemeği varmış da, çin yemeği varmış da, ni york siti'de ne ararsan varmış da, hatta Mehmet'le nişanlandıkları gün gittikleri bir yer varmış da. sanki ben her gün öğlen yemeğinde, okuldan çıkıp tai yemeği yiyorum. taililer bile her gün tai yemeği yemiyordur. ankara'ya dönünce, bilkent'te çok özlüyecekmiş buranın yemeklerini (hangi yemeklerini?). beter ol!
zeytinyağlı dünden kalmış!
saat 1.30'dan sonra çıktıysak yemeğe, KOSGEB'in dik yokuşundan çamlık Lokali'ne giderken, kalorifer tesisatından sorumlu, güvercin meraklısı abiyle selamlaşmadan önce ve de karşımızdaki kreşin bahçesinde oynayan çocukları görüp gülümsedikten sonra, -şimdi soğuk çorba, pilav ve dünden kalma zeytinyağlı kalmıştır! derdik. aah! büyük hata.
bunları hep -yemekhanede nohut çıkmış yine! diyerek, hamburger yediğim günler için çekiyorum. bunlar o günlerin cezası.
pragsekizhazirandokuzyüzellisekiz
gidip bi rep yiyeyim. belki yemeğe başlarken, evde yaptıkları yemekten -sup! diye bahseden bi türk arkadaşıma rastlarım da, o sinirle rep beni -badır! etmez.
Gelecek yazıya kadar belgisiz zamirlere maruz kalmamanız dileğiyle.
Burak Çatlı
Not: Kimse bu sözümden bir anlam çıkarma çabası içinde olmasın. Biz hiç bir zamana birileri istiyor diye kavganın içinde olmadık. Bazılarının aksine... Asgari müşterek nasıl yakalanır?... İşte biz bunun çabası, gayreti içindeyiz.
lazer altyazı = sinemaj
begıl: bagel : işte o simitin solunda duran şey
vat kaynd ov begıl? : what kind of bagel? : ne tür bagel (istersiniz)?
İTü: İstanbul Teknik üniversitesi : Mühendishane-i Bahr-i Humayun , Yüksek Mühendis Mektebi, anlı şanlı mühendislik okulu, Gülsün Sağlamer'e rağmen geleneklerini koruyabilmiş üniversite, canım okulum.
Mustafa Abi : Elektrik- Elektroniğin cefakar çaycısı
CatDog: bilen bilir
DCC: Darrin Communications Center: Ruhsuz bir bina
sesami piliiz, toostıd: sesame please, toasted: susamlı lütfen, ısıtılmış / kızarmış (olsun)
evriting: everything: herşey
lidıl çiiz on it: little cheese on it : peyniri az olsun [çevirmenin Notu : Can Yücel'in Shakespeare'nin Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı [Midsummer Night's Dream], Bahar Noktası olarak çevirmesini -Türkçe Söylemek! diye sineye çekip, benim çevirime -little cheese on it, peyniri az olsun diye çevrilmez ki ama! diyecekleri bıçaklayacağımı açıkca beyan ederim.]
diressing: dressing: sandviçlere, salatalara dökülen sıvı sos
vat kaynd ov diressing: what kind of dressing?: ne tür bir sos (istersiniz)?
post-modernist:böyle bir şey var mı o kesin olarak bilinmiyor. Eğer varsa kötü bir şey. Eğer yoksa heryerde karşımıza çıkan sinir bozucu birşey.
Quesadilla: galiba Meksika kökenli bir yemek. İğdiş edilmiş lavaşın arasına, et, peynir, fasulye lapası, pilav ve turşumsu birşey konup, tost makinesine benzer birşeyde ısıtılıp, sunuluyor. Ayda yılda bir yerseniz, lezzetli birşey.
ni york tayms: the new york times: ciddiyet ve kurumsal geçmiş açısından buranın cumhuriyet gazetesi.
sabvey: subway: istiklal caddesi'ne girerken solda olması gerekir. yanılıyor da olabilirim.
sab: sub: sandviç
törki: turkey: hindi
biif: beef: sığır eti
çikın: chicken: tavuk (eti)
hem: ham: domuz eti
lanç: lunch :öğle yemeği
dilişıs: delicious: lezzetli, nefis [çevirenin notu: hey yarabbim!]
yueseyrveys: US Airways: amerika'da uzanlar tarafından işletildiğini sandığım rezil havayolu şirketi, hele bir kahvesi var ki!...
mey ay help yu: may I help you?: aslında çok resmi bir -buyrun ne istersiniz? /nasıl yardımcı olabilirim?! sorusu
yee, ay vant e sendviç: yea, I want a sandwich: yee, bir sandviç alıcam
vat kaynd of sendviç: what kind of sandwich: ne tür bir sandviç? / neli olsun?
eaaooe ay don nov: eaaooe, I don't know: eaaooe, bilmem (ki)
vat kaynd of bired: what kind of bread?: ne tür bir ekmek (istersiniz)?
vat du yu hev: what do you have?: neçeşitler var?
viit: wheat: bizdeki kepekli ekmek gibi birşey
garlik: garlic: sarmısak(-lı ekmek)
vat kaynd ov çiiz: what kind of cheese?: ne tür peynir (istersiniz)?
sup: soup: çorba, fakat bütün sulu yemeklere (eğer olursa) soup deniyor. yani kurufasulye ya da kabak yemeği yapsalar onlar da -soup!.
badır: bother: canını sıkmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek
İlgili başka yazı bulunamadı.


