vat kaynd ov begıl?

21 Haziran 2006, Çarşamba
Yazan: Burak Çatlı
-Ver­me­yin insana izin,
Kan­ması ve sus­ması için.
Hak­kını alması için,
Kit­leyi bilinç­len­di­rin!!
Ahmet Nec­det SEZER

vat kaynd ov begıl?

şöyle bir şiir var idi: -ben bu gur­bet ile düş­tüm düşeli / her gün biraz daha süzül­mek­te­yim! bu şiiri ben bura­lara gelince öğren­dim. yoksa önyar­gı­mın arka­sında, ben bir solcu ola­rak necip fazıl'ı nere­den bile­yim. şimdi süzülme konu­suna gelelim.

böyle sabah uya­nınca, yeni günde sizi dinç tuta­cak, mut­lu­luk verecek, müte­vazı ya da iyi hazır­lan­mış bir kah­valtı çok önem­li­dir. canım oku­lum itü'de bu kah­valtı benim için uzun süre, mus­tafa abi'nin güzel kah­ve­leri ve karafırın'dan getirt­tiği çeşit çeşit poğaça, simit ve sand­viç­ler oldu. haf­ta­son­ları ise evde, bir elimde cum­hu­ri­yet, tele­viz­yonda Cat­Dog, sof­rada simit­ten zey­tine, beyaz pey­nir­den, limonlu doma­tese ve de sağ elde ince belli bar­dak içinde çaykur çayla mükel­lef bir kah­valtı. kah­val­tı­dan sonra annem türk kah­vesi de yapardı öğlene doğru. şu gaze­te­le­rini, pen­gu­en­le­rini topla da derdi. anne!... ben bu gur­bet ele düş­tüm düşeli...

gel gör ki DCC deni­len bina­nın altına iliş­ti­ril­miş, sode­xho des­tekli kafede kah­valtı anla­yışı bu şekilde geliş­me­miş. kasaya doğru yak­la­şıp da kah­val­tı­lık ara­yınca tek seçe­nek var: begıl. şimdi tek seçe­nek var ama bu begıl'lar çeşit çeşit. haş­haş­lısı var, susam­lısı, soğan­lısı var (valla), benim bil­me­di­ğim bi otlusu var, evriting'lisi vaaar... işte bu çeşit bol­lu­ğu­nun ver­diği gururla soru­yor her sefe­rinde tey­zeme ben­zet­ti­ğim teyze: -vat kaynd ov begıl!. ben de veri­yo­rum yanı­tını: -sesami piliiz, toos­tıd! (tost ile ilişki kuran naif okuru, yazı­nın akı­şına havale edi­yo­rum.)  işte burası kri­tik. bunu öğren­mek tam bir ayımı aldı. eğer tey­zeyi kendi haline bıra­kır­sa­nız begıl'ı yeme­niz müm­kün olma­ya­bi­lir. öyle bir krem pey­nir sürü­yor­lar ve öyle bir de yağlı olu­yor ki begıl­dan tuta­cak yer bula­mı­yor­su­nuz. şekil-1 de görü­len begı­lin orta­sın­dan fış­kı­ran pey­nir yüzeye yayı­lı­yor. o yüz­den bir ay boyunca kırık dökük ingilizce'yle lüt­fen pey­niri çok sür­me­yin demeye çalış­tım. sonunda söy­le­di­ler bana anah­tar keli­meyi : lidıl çiiz on it.

ayıp örtme araç­ları :vat kaynd ov diressing?

he he... çok eğle­ni­yo­rum. post moder­nist mezar­lı­ğına göm­sün­ler beni.

şimdi öğlen yeme­ğine gelince çeşit artı­yor. seçe­nek­ler şöyle. Piza, rep(wrap), sand­viç ve quesa­dilla (bunu hala telaf­fuz ede­me­di­ğim için yazıl­dığı gibi yaz­dım). türkiye'de beni -hayatı ken­din için neden zor­laş­tı­rı­yor­sun! diyen­ler kadar sinir eden tip­ler vardı. gele­nek­sel ola­rak piza hat piza­sını hor görür­lerdi. geli­niz de bu pizayı tadı­nız. aslında ilk seferde çekici. yani  ni york siti'de ilk kez koca­man kutu içinde pey­nirli piza aldı­ğı­mızda çok mutlu oldum. yıl­larca kozbi aile­sinde gör­dü­ğüm piza elim­deydi. gel gele­lim, bir süre sonra çekici gelen o piza kokusu artık çekici gel­me­meye baş­lı­yor (biz erkek­ler hep böy­le­yiz). daya­nıl­maz, bir hal alı­yor, hele ki saba­hın 10'unda evler­den sarım­sak ağır­lıklı piza koku­la­rı­nın gel­mesi insanı çile­den çıkarıyor.

rep ise, iğdiş edil­miş lava­şın içine genelde tavuk, o yoksa ton balığı ya da kır­mızı et (ger­çek­ten kır­mızı, az piş­miş olu­yor) konul­ması ve bu mal­ze­me­nin üstüne bolca marul, soğan, pey­nir, zey­tin ekle­nip, bunun lavaş ile sarıl­ma­sıyla elde edi­len bişi. iğdiş edil­miş lavaş­lar yine çeşit çeşit. ıspa­nak­lı­dan tutun, bal aro­ma­lı­sına kadar her şey var. süreli yayın­lar bölü­mün­den gidip ni york tayms alıp kütüp­hane kan­ti­nine gelir­se­niz, daha az ezi­yet çeki­yor­su­nuz. gas­teyi okur­ken bi de bakı­yor­su­nuz ki rep bit­miş. ken­di­nizi yemek yemiş gibi his­set­me­se­niz de, bir doy­muş­luk hissi yayı­lı­yor vücuda. bu tak­tik sadece -lan yine mi rep!! ya da -böğk! bu piş­me­miş! durum­la­rında işe yarı­yor. yemek yeme­den alı­nan haz eksik­liği ve manevi tat­min sorun­la­rında etkili değil.

sand­viç. aslında bu sand­viç konusu üzerine kitap yazı­la­bi­lir. çünkü ana yemek. istik­lal cad­de­sine sab­vey açıl­dı­ğında, -sand­viç­ci­nin de dük­kanı mı olur­muş... haha­haha! diye gül­müş­tüm. olu­yor! her yer -sab, deli! yazan dük­kan­larla dolu. iş top­lan­tısı olu­yor. giri­yo­ruz bir umutla, -hah! adam gibi bişi yeriz arada! diye, ara veri­lince kağıt poşet­ler içinde sand­viç­ler geli­yor. üzerinde, -törki, biif, çikın, hem! yazılı. kos­koca adam­lar, lez­zetli bir şey yiyor­muş gibi ses­ler çıkara­rak, o sün­gersi ya da kuru­muş yara kabu­ğuna ben­ze­yen ekmek­lerle yapıl­mış sand­viç­leri yiyor.

kan­tine giri­yo­rum. için­de­ki­lere baka­rak, göz­le­ri­nin içi güle­rek -sab! yiyen çocuğu görü­yo­rum. dün gör­düm ben bu çocuğu, yine -sab! yiyordu! arka­daşı gelip ne yapı­yor­sun diyo. -lanç! diyo, bi de ekliyo; -dili­şıs!. gidip döve­sim geli­yor çocuğu.

uçakta gidi­yo­ruz. thy'de adam gibi yemek veri­yo­lar. yueseyrveys'de ise sand­viç dağı­tı­yor­lar. 5 dolar hem de. almıy­cam, foto­sen­tez yapa­rım yine almam. biraz­dan bi film baş­lıyo. rabırt red­ford, mor­gın fri­imen, cenı­fır lopez ve bir küçük kız var. fil­min bi yerinde anne cenı­fır lopez'in gel­mesi bek­le­ni­yor, çift­lik evi­nin bal­ko­nuna kurul­muş akşam yemeği sof­ra­sına. gel­me­ye­ceği anla­şı­lınca, rabırt red­ford hadi biz baş­la­ya­lım diyor. hep bera­ber götü­rü­yor­lar ağız­la­rına, üçgen kesil­miş ekmekle yapıl­mış sand­viç­le­rini. gidip döve­sim geli­yor rabırt redford'u.

bir de size ame­ri­kalı nasıl sand­viç alır onu anla­ta­yım. şimdi siz sand­viç almaya git­ti­ği­nizde mut­laka sıra olur. orda rahatça göz­le­ye­bi­lir­si­niz. önce kız soru­yor, mey ay help yu. sona bizim adam yüzünde buru­şuk bi ifade (far­kında değil ama insan ola­rak gen­le­ri­miz aynı, vücut isyan edi­yor artık sandviç'e, ondan buru­şuk yüzü ama far­kında değil) -yee, ay vant e send­viç! diyor. sand­viç­ci­den kedi ala­maz­sın ki. neyse. soru­yor yeni­den kız, -vat kaynd of send­viç!. bizim ki elle­rini açıp şöyle bir salı­nı­yor, -eaa­ooe ay don nov! (neden? bıktı çünkü). kar­şı­lıklı bakı­şı­yo­lar kızla bir süre. kız bu ritü­el­den bez­miş donuk bakı­yor. ne yiye­ce­ğini hala bil­me­yen sala­ğın yüzünü göre­mi­yo­ruz. siz açsı­nız. yemek sizin için diğer anlam­la­rını yitir­miş buraya geleli. tama­men işlev­sel bir önem taşı­yor : o sand­viçi yutup, hayatta kala­cak­sı­nız. siz açsı­nız ve onlar öyle bakı­şıp duru­yor. siz de onlara bakı­yor­su­nuz. neden sonra, adam kara­rını veri­yor. -mmm meybi çikın! diyor. bunun bel­kisi mi kal­mış. çikın işte! kız soru­yor. -vat kaynd of bired!. adam soru­yor -vat du yu hev!. her­gün bura­dan bun­ları yiyor­sun. seni de kaç kere gör­düm. orada tabe­lada da yazı­yor ekmek tür­leri. neden soru­yor­sun. kız yanıt­lı­yor -viit, par­me­san, gar­lik...! belki 6 çeşit. fakat bizim ki onla­rın ara­sında olma­yan bir şey soru­yor. zıt­tı­rı­bıt­tın var mı? kız yok diyor. adam düşü­nü­yor... düşü­nü­yor... düşü­nü­yor... mide­nize açlık­tan kramp giri­yor... giri­yor... giri­yor... sesa­mide karar kılı­yor. kız soru­yor. 6-inç or 12-inç. yanıt 12-inç. kız soru­yor. vay kaynd of çiiz. yanıt sivis. toos­tıd? yes! yirmi saniye fırında ekmek­le­rin üzerin­deki pey­ni­rin eri­me­sini bek­li­yor­su­nuz. sonra kız içine ne ister­si­niz diyor. marul­dan zey­tine ne arar­sa­nız var. bizimki yine -ay don nov!! baş­lı­yor­lar soh­bete, içine ne koy­sak diye. mide­ni­zin duvar­ları bir­bi­rine yapı­şı­yor. ama bu konuşma bit­mi­yor. konuşma biti­yor. bizim­ki­nin karar süreci bit­mi­yor. turşu der­ken biberi kas­tet­miş. aaa biber yok muy­muş? o zaman olmaz­mış. (sala­ta­lık tur­şu­ları sand­viç­ten geri alı­nı­yor.) soğan­lar konu­sunda konuşma baş­lı­yor. bizimki soğa­nın koku yapa­bi­le­ce­ğini yeni keş­fet­miş gibi konu­şu­yor. artık ses­leri ayırt ede­mi­yo­rum. ama konu­şu­yor­lar. kız yanıt veri­yor. evet bek­le­miş soğa­nın kokusu daha kötü olur. kır­mızı soğan sala­taya daha iyi gider­miş. soh­bet edi­yor­lar. sürü­yor... sürü­yor... gülüm­sü­yor­lar. hatta şimdi kah­kaha atı­yor­lar. neyse biti­yor... sand­viç son şeklini aldı gibi. kız soru­yor, vat kaynd ov dires­sing? bu dires­sing­ler çeşit çeşit. bana göre sand­viçi ıslat­mak için kul­la­nı­lı­yor, onlar sos olduğu iddi­asın­da­lar. bence sand­viçte ve her türlü yemek­le­rinde var olan susuz­luk ayı­bını örtmek için kul­la­nı­lan bir yar­dımcı, onlar lez­zet veri­yor diyor­lar. ne lez­zeti. yir­miye yakın çeşidi var. hepsi aynı tat. bal gibi ısla­tı­yor­su­nuz işte sand­viçi. ben ilk baş­larda yok dires­sing diyor­dum. kız öyle bir şaşı­rı­yor, öyle bir şaşı­rı­yordu ki önce bir hay­ret çığlığı attık­tan sonra, vat? no dires­sing? diyordu. -evet, ne var ?! no dires­sing! zorla değil ya? alla allaa!..! tonuyla ver­di­ğim, ikinci -no dires­sing! yanıtı bile kes­mi­yor, kızın hay­re­ti­nin geç­mesi bit­mi­yor, bu da sand­vi­çimi almamı 2 daki­kaya kadar gecik­ti­ri­yordu. en sonunda, tek tip bir dires­sing seçip kur­tul­maya karar ver­dim. ite­li­yın deyip kur­tu­lu­yo­rum: ben de sürü­nün par­ça­sı­yım, lüt­fen sand­vi­çimi çabuk ver. bu sırada niha­yet bizimki de dires­sin­gine karar ver­miş. kasi­yer kızla kombo mu, cast send­viç mi diya­loğu sürü­yor. kombo olunca yanında pata­tes cipsi ve kola da veri­yor­lar. pata­tes cipsi, bira­ha­neye git­ti­ği­niz de, masa­nıza konan pata­tes cipsi değil. bil­di­ği­niz rafıls-doritos gibi bi cips. bi kere­sinde kasi­yer kombo deyince, -puha­haha!... biz bu cipsi, birayla bir­likte yeriz, maç sey­re­de­riz, öğle yeme­ğinde cips mi olur­muş.! dedim, ... kız gül­medi nedense. sonunda bizimki para­sını keş ola­rak ödeyip olay maha­lini terk edi­yor. bu ritüel orta­lama 10 dakika sürü­yor her sefe­rinde: açsa­nız ve önünüzde 4 kişi varsa, gidip piza yiyin.

tam yağlı sütün kabahatleri

ni york tayms baş­lık atmış: ni york siteyt'de artık ilköğ­re­tim okul­la­rına tam yağlı süt gire­me­ye­cek­miş. neden? çünkü obe­zi­teye neden olu­yor­muş. gül­mek­ten gaze­teye kahve dök­tüm. ilk say­fa­nın 1/8i, 8. say­fa­nın 1/4ü buna ayrıl­mış. meğer tam yağlı süt ne zararlı şeymiş, ney­şın­vayd görü­len obe­zi­te­nin en önemli nedenlerindenmiş.

galiba ingil­tere de böyle bir karar alı­yor bu günlerde.

ingiltere'ye git­me­dim, mar­ket­le­rini gör­me­dim. ama mar­ket­le­rinde iki kori­dor abur cubura ayrıl­mış olan, ori­yen­tey­şında kah­val­tıda ver­dik­leri donatla şeker koma­sına gir­meme ve işa­ret par­ma­ğı­mın baş­par­ma­ğıma yapış­ma­sına neden olan, tavuğa susam ekle­yen, yet­mi­yor­muş gibi şerbete batı­ran, bil­di­ği­miz tur­şuyu şekerli suya -yazıyla : şekerli su- kuran, ballı mısır pat­lağı üreten, 65 yaşında yürür­ken nefes ala­ma­yan ama öğle yeme­ğinde sadece tere­yağlı mısır pat­lağı yiyen bölüm sek­re­te­leri olan bir ülkede obe­zi­te­nin sorum­lusu tam yağlı süt! zavallı tam yağlı süt, mağ­dur tam yağlı süt!

ama her türlü yemeği bula­bi­li­yor­sun, oğuuuzzz!

geç­miş kar­şıma yarım saatir amerika'daki güzel yemek­leri anla­tı­yor. tai yemeği var­mış da, çin yemeği var­mış da, ni york siti'de ne arar­san var­mış da, hatta Mehmet'le nişan­lan­dık­ları gün git­tik­leri bir yer var­mış da. sanki  ben her gün öğlen yeme­ğinde, okul­dan çıkıp tai yemeği yiyo­rum. taili­ler bile her gün tai yemeği yemi­yor­dur. ankara'ya dönünce, bilkent'te çok özlü­ye­cek­miş bura­nın yemek­le­rini (hangi yemek­le­rini?). beter ol!

zey­tin­yağlı dün­den kalmış!

saat 1.30'dan sonra çıktıy­sak yemeğe, KOSGEB'in dik yoku­şun­dan çamlık Lokali'ne gider­ken, kalo­ri­fer tesi­sa­tın­dan sorumlu, güver­cin merak­lısı abiyle selam­laş­ma­dan önce ve de kar­şı­mız­daki kre­şin bah­çe­sinde oyna­yan çocuk­ları görüp gülüm­se­dik­ten sonra, -şimdi soğuk çorba, pilav ve dün­den kalma zey­tin­yağlı kal­mış­tır! der­dik. aah! büyük hata.

bun­ları hep -yemek­ha­nede nohut çıkmış yine! diye­rek, ham­bur­ger yedi­ğim gün­ler için çeki­yo­rum. bun­lar o gün­le­rin cezası.

prag­se­kiz­ha­zi­ran­do­kuz­yü­zel­li­se­kiz

gidip bi rep yiye­yim. belki yemeğe baş­lar­ken, evde yap­tık­ları yemek­ten -sup! diye bah­se­den bi türk arka­da­şıma rast­la­rım da, o sinirle rep beni -badır! etmez.

Gelecek yazıya kadar bel­gi­siz zamir­lere maruz kal­ma­ma­nız dileğiyle.

Burak Çatlı

Not: Kimse bu sözüm­den bir anlam çıkarma çabası içinde olma­sın. Biz hiç bir zamana biri­leri isti­yor diye kav­ga­nın içinde olma­dık. Bazı­la­rı­nın aksine... Asgari müş­te­rek nasıl yaka­la­nır?... İşte biz bunun çabası, gay­reti içindeyiz.

lazer alt­yazı = sinemaj

begıl: bagel : işte o simi­tin solunda duran şey
vat kaynd ov begıl? : what kind of bagel? : ne tür bagel (ister­si­niz)?
İTü: İstan­bul Tek­nik üniver­si­tesi : Mühendishane-i Bahr-i Huma­yun , Yük­sek Mühen­dis Mek­tebi, anlı şanlı mühen­dis­lik okulu, Gül­sün Sağlamer'e rağ­men gele­nek­le­rini koru­ya­bil­miş üniver­site, canım oku­lum.
Mus­tafa Abi : Elektrik- Elekt­ro­ni­ğin cefa­kar çaycısı
Cat­Dog: bilen bilir
DCC: Dar­rin Com­mu­ni­ca­ti­ons Cen­ter: Ruh­suz bir bina
sesami piliiz, toos­tıd: sesame ple­ase, toas­ted: susamlı lüt­fen, ısıtıl­mış / kızar­mış (olsun)
evri­ting: everyt­hing: her­şey
lidıl çiiz on it: little che­ese on it : pey­niri az olsun [çevir­me­nin Notu : Can Yücel'in Shakespeare'nin Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı [Mid­sum­mer Night's Dream], Bahar Nok­tası ola­rak çevir­me­sini -Türkçe Söy­le­mek! diye sineye çekip, benim çevi­rime -little che­ese on it, pey­niri az olsun diye çevril­mez ki ama! diye­cek­leri bıçak­la­ya­ca­ğımı açıkca beyan ede­rim.]
dires­sing: dres­sing: sand­viç­lere, sala­ta­lara dökü­len sıvı sos
vat kaynd ov dires­sing: what kind of dres­sing?: ne tür bir sos (ister­si­niz)?
post-modernist:böyle bir şey var mı o kesin ola­rak bilin­mi­yor. Eğer varsa kötü bir şey. Eğer yoksa her­yerde kar­şı­mıza çıkan sinir bozucu bir­şey.
Quesa­dilla: galiba Mek­sika kökenli bir yemek. İğdiş edil­miş lava­şın ara­sına, et, pey­nir, fasulye lapası, pilav ve tur­şumsu bir­şey konup, tost maki­ne­sine ben­zer bir­şeyde ısıtı­lıp, sunu­lu­yor. Ayda yılda bir yer­se­niz, lez­zetli bir­şey.
ni york tayms: the new york times: cid­di­yet ve kurum­sal geç­miş açı­sın­dan bura­nın cum­hu­ri­yet gaze­tesi.
sab­vey: sub­way: istik­lal caddesi'ne girer­ken solda olması gere­kir. yanı­lı­yor da ola­bi­li­rim.
sab: sub: sand­viç
törki: turkey: hindi
biif: beef: sığır eti
çikın: chic­ken: tavuk (eti)
hem: ham: domuz eti
lanç: lunch :öğle yemeği
dili­şıs: deli­ci­ous: lez­zetli, nefis [çevi­re­nin notu: hey yarab­bim!]
yueseyr­veys: US Air­ways: amerika'da uzan­lar tara­fın­dan işle­til­di­ğini san­dı­ğım rezil hava­yolu şirketi, hele bir kah­vesi var ki!...
mey ay help yu: may I help you?: aslında çok resmi bir -buy­run ne ister­si­niz? /nasıl yar­dımcı ola­bi­li­rim?! sorusu
yee, ay vant e send­viç: yea, I want a san­d­wich: yee, bir sand­viç alı­cam
vat kaynd of send­viç: what kind of san­d­wich: ne tür bir sand­viç? / neli olsun?
eaa­ooe ay don nov: eaa­ooe, I don't know: eaa­ooe, bil­mem (ki)
vat kaynd of bired: what kind of bread?: ne tür bir ekmek (ister­si­niz)?
vat du yu hev: what do you have?: neçe­şit­ler var?
viit: wheat: biz­deki kepekli ekmek gibi bir­şey
gar­lik: gar­lic: sarmısak(-lı ekmek)
vat kaynd ov çiiz: what kind of che­ese?: ne tür pey­nir (ister­si­niz)?
sup: soup: çorba, fakat bütün sulu yemek­lere (eğer olursa) soup deni­yor. yani kuru­fa­sulye ya da kabak yemeği yap­sa­lar onlar da -soup!.
badır: bot­her: canını sık­mak, rahat­sız etmek, sıkıntı vermek

  • Print
  • RSS
  • PDF
  • Facebook
  • Twitter
  • Digg
  • Google Bookmarks
  • Live
  • MSN Reporter
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • NewsVine
  • Technorati
  • Reddit
  • FriendFeed
  • ThisNext
  • Mixx
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • Tumblr
  • Slashdot
  • Identi.ca
  • HackerNews
  • Netvouz
  • StumbleUpon

İlgili başka yazı bulunamadı.

Etiketler: , , , ,

Yorum yazın

Asgari Ücret 577 TL
Açlık Sınırı 843 TL
Yok­sul­luk Sınırı 2.746 TL
Milli Gelir (Kişi Başı)
13920$ (DB 2008)
BM İnsani Geliş­miş­lik Sırası
79 (UN HDR 2009)
Kadın Mil­let­ve­kili Oranı
%9,09 (2007)
Bebek Ölüm­leri Oranı
%2,578 (CIA, 2009)
İşsiz­lik Oranı
%14,5 (Ocak 2010)

SÜREKLİ GÜNDEM

tr_kanAkarDevletBakar