Film Eleştirisi - Seks ve Felsefe
Işılay Yanbaş Tarihte Bugün / 2006-03-04
Orijinal adı: Sex and Philosophy
Yönetmen: Mohsen Makhmalbaf
Oyuncular: Daler Nazarov, Mariam Gaibova, Farzana Beknazarov
Fransa - İran - Tacikistan, 2005, Tacikçe
35 mm. / Renkli / 105'
İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın 2005 yapımı son filmi Seks ve Felsefe, dans eğitmeni John ve dört kadın çevresinde kurulan bir hikayede, aşkı, sevgiyi, cinsel özgürlüğü, sadakati, kadın-erkek ilişkilerini, mutluluğu ve buna benzer pek çok kavramı sorgulamak amacıyla yola çıkıyor. Aynı anda dört kadınla ilişkide olan John, kırkıncı yaş gününde, kadınlarının hepsini aynı dans salonunda buluşturup, onlara gerçeği açıklamaya karar veriyor. Kadınların bu talihsiz buluşmasının hemen sonrasında izlemeye başladığımız ise, John’un bu dört kadınla yaşadığı dört farklı aşka dair dört ayrı hikaye...
Makhmalbaf’ın bu filmi üzerine konuşabilmek, onu beğenmek ya da beğenmemek için öncelikle İran sinemasında bugüne kadar gördüklerimiz ve bugünden sonra ondan beklediklerimiz hakkında kısa bir giriş yapmamız yerinde olur. Godard’ın “İran sineması diye bir şey yoktur, ama iki ya da üç tane çok iyi İran filminden bahsedilebilir(1),” ifadesinin tamamen doğru olup olmadığı tartışılır, fakat, Godard’ın da şahsen hayranlığını gizlemediği Samira Makhmalbaf ve Abbas Kiarostami gibi İranlı yönetmenlerin yanısıra, Jafar Panahi veya Mohsen Makhmalbaf’ın, özellikle 90’lı yıllardan itibaren, İran filmlerinin tüm dünyada tanınmasını sağlayan yönetmenler oldukları su götürmez bir gerçek. Eğer günümüzde ülke sinemaları arasında, kendine özgü ifade gücü ve sinema diline sahip bir İran sineması yer alabiliyorsa, bu, büyük ölçüde, uluslararası film festivallerinde farkedilen ve ilgiyi üzerlerine çeken bu saydığımız yönetmenler sayesinde olmuştur.

Mohsen Makhmalbaf, 1990’lı yıllarda, İran’daki yapımların sayısının artmasını ve İran sinemasının önünün açılmasını sağlayan öncü yönetmenler grubunda önemli bir yere sahip. Çoğu sinemaseverin, 2001 yapımı filmi Kandahar’la tanıdığı, ama 1991’de Aşk Zamanı, 1995’te Salaam Sinema ve 1996’da da Gabbeh isimli filmleri Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde de gösterilen İranlı senarist ve yönetmen, 1996 yılında, sinemacı karısı ve çocuklarıyla birlikte, Makhmalbaf Film Evi’ni kurdu. Radikal İslamcı bir militan olmaktan genç yaşlarda vazgeçerek sinemaya yönelen ve (önceleri ateşli bir savunucusu olduğu) rejime karşı görüşlerini öne çıkarmaktan çekinmeyen Makhmalbaf’ın filmlerinde, sıklıkla, pek çok İran filminde olduğu gibi, İran toplumunun gerçekleri, Afgan veya Iraklı mültecilerin sorunları, İran’da kadın ol(ama)ma durumları gibi konuların, insani ve şiirsel olduğu kadar muhalif bir sinema diliyle anlatımına rastlarız. En fazla bilinen filmlerinden Kandahar’da örneğin, Afganistan’da yaşayan kız kardeşinden, yüzyılın son güneş tutulmasından sonra, yani üç gün içinde ihtihar edeceğine dair bir mektup alan bir Afgan kadınının, kardeşine engel olabilmek için, gazeteci olarak çalıştığı Canada’dan, doğduğu topraklara dönüş yolculuğu konu edilir.
İran ve Makhmalbaf sinemasının temel çerçevesini bu kadar detaylı çizmemizin nedeni, Seks ve Felsefe’nin, İran sinemasının alışılagelmiş kalıplarından bir hayli uzak ve şimdiye kadar Makhmalbaf sinemasında hiç karşılaşmadığımız bir tarza sahip olduğunu vurgulamamızda bize rehberlik edeceğine olan inancımızdır.
Fransa, İran ve Tacikistan ortak yapımı filmin öncelikle isminden başlamak isabetli olur: “Seks ve Felsefe”! İlk bakışta, birbiriyle uyuşmaz gözüken çarpıcı iki kavramı biraraya getirmesiyle ilgi çekiyor bu isim ve film seçerken ismine göre karar veren kitlenin ilgisini doğrudan kazanmış oluyor. Buna ilaveten, filmin isminin “Felsefe ve Seks” olması durumunda, başta “seks” kelimesinin bulunduğu versiyonu kadar vurucu etkisi kalmayacak olsa da, bahsi geçen kitleden fazla fire verilmeyeceği kanaatindeyim. Bir de buna “... ve ...” şeklinde kurulan film isimlerinin, -kanımca- sıradanlığı ve kolaya kaçılmışlığı eklenince, isim seçimi, özellikle filmi izledikten sonra, ya ticari amaç güdüldüğü, ya da abartılı bir şekilde vurgulanmaya çalışılan bir entelektüellik çabası olduğu izlenimini veriyor.

Oysa asıl mesele, filmin ne oranda felsefe ve ne oranda seks içerdiği... Tam da bu ikisinin arasında bir yerlerde gezinen aşkı da unutmamalıyız tabi. Filmin belki de en çarpıcı sahnesi olan ilk sahnede, arabasının ön camının iç kısmına dizdiği kırk mumla şehri turlayan ve teker teker dört sevgilisine aynı mekanda randevu veren bir erkekle tanışıyoruz. Kahramanımız John’un bu cesur girişimi, ilk etapta ilginç geldiği kadar, sürükleyici bir hikayeyle karşı karşıya olduğumuzu da düşündürüyor. Fakat ne yazık ki, film ilginçliğini ve sürükleyiciliğini kısa sürede yitiriyor. Aynı sinema salonunda filmi izleyenlerden kimisinin ara verildiğinde, kimisinin de ikinci bölümün ortalarında salonu terkettiğine tanık oluyorum. Filmi sonuna kadar izleyenler arasında olan bense, sonunda mutlaka seyre değer bir durumla karşılacağıma dair inancımın yersiz ve boş bir inanç olduğunu anlıyorum.
Peki neden? Çünkü filmin baş kahramanı John, film boyunca dört kadınla aynı anda birlikte olmasını, “hayatımızı yaşayalım, günümüzü gün edelim” mantığına dayandırarak meşrulaştırmaya çalışıyor ve her ilişkisinde sıklıkla bunu karşısındakine dayatmaya çalışıyor. Çünkü bu erkek, her kadına, hasta sedyesinin başında bekleyen hemşiresi, bindiği uçağın hostesi veya yoldan geçen tanımadığı biri olmasına bakmadan, ilk görüşte aşık oluyor (ya da öyle olduğunu sanıyor) ve uslanmaz bir şekilde hedefine ulaşmaya çabalıyor. Çünkü John, hayatının mutlu anlarını hesaplamak için kullandığı kronometresini, yalnızca hedefine yaklaştığında veya ulaştığında, yani kadınları öptüğü ya da öpeceği anlarda harekete geçiriyor. Söylediklerine bakılırsa, dört sevgilisinde de ayrı değerler buluyor, hepsinde farklı özelliklere aşık oluyor. Ama dört aşk hikayesinde de aynı adamın, aynı tavlama yöntemlerine başvurarak, aynı yapay romantik anları kurgulaması, aslında kadınlardan hiçbirini özel bulmadığını ve şu ya da bu kadınla birlikte olmasının hiç önemi olmadığı izlenimi doğuruyor. Her ne kadar, hiç beklemediği bir anda kendisinin de, kadınlardan biri tarafından aldatıldığını öğrense de, hayatında pek bir şey değişmiyor ve o, filmin sonunda yine arabasına binip, filmin başında karşılaştığı sokak çalgıcılarını bu kez arabasına alarak şehri turlamaya devam ediyor.
Mohsen Makhmalbaf ise, filmindeki dört kadının “tek bir kadının dişil aşk tecrübesinde, aşkın anlamının gelişiminin dört evresini temsil ettiğini” söylüyor. Erkek karakter ise, yine Makhmalbaf’a göre, “her bir kadındaki farklı olgunluk evrelerinin farkına varamıyor... her kadında aşkı arıyor ama yalnızlık buluyor... aynı anda dört aşk ilişkisi yaşamayı dünyanın aşka doymuş olması için bir neden olarak görmüyor... günümüz dünyasının Romeo ve Juliet gibi aşklar yaratamadığını haykırıyor... aşkın içinde bulunulan duruma has bir olgu olduğunu düşünüyor ve bu yüzden oluşumu bir duruma bağlı olan her şey gibi ölümcül ve geçici olduğunu söylüyor... dünya üzerinde aşkın olmadığını, sadece romantik durumların öyle zannetmemize yol açtığını düşünüyor.”

Filmde tekrar tekrar karşımıza çıkan kırmızı perdeler, kırmızı şarap, mumlar, güller ve sararmış yapraklar, filmin taşıdığı klişe romantizm öğeleri olmaktan öteye gidemezken, sıklıkla aralara giren danslar, garip koreografiler ve hareketli müzik parçaları filmin hayat kazanmasında yeterli olmuyor. Filmin en orijinal sahnesi sayabileceğimiz ve bir kadınla erkeğin birer ellerinin, yaklaşık iki-üç dakika süren tek bir planda birbirlerini okşamalarından ibaret olan bölüm, belki de filmin hem en tutkulu, hem de tek sevişme sahnesini oluşturuyor. Bunun ötesinde, seks üzerine yalnızca konuşmaktan öteye gidilmiyor, ki konuşan genelde John oluyor.
Aynı konunun daha iyi bir senaryo, daha inandırıcı karakterler ve daha hızlı bir ritimle ele alınmış olması sayesinde, belki çok daha çarpıcı ve Makhmalbaf’a yakışır bir film olma potansiyelini içinde taşıyan Seks ve Felsefe, ne yazık ki, İran sinemasından ve Makhmalbaf’tan beklediğimiz tarzda bir şiirsellik, muhalif duruş ve toplumcu bir bakış taşımıyor. Evrensel söylem edinme derdine düşüp, şimdiye dek sanatının güzelliğini borçlu olduğu yerellikten sıyrılmaya çalışan yönetmen, belki de beklentileri karşımak gibi bir kaygı da taşımıyor. Ve belki de Makhmalbaf, tüm devrimciliğiyle, tam da ona ve sinemasına yüklenen bu sorumluluğu ve bu beklentileri kırmak için, içinden geldiği gibi sinema yapıyor, ister beğenelim, ister beğenmeyelim...
(1) 1997 yılında, Fransız France2 kanalında yayınlanan “Cercle de Minuit” isimli televizyon programında, Jean-Luc Godard, Jean-Claude Biette, Philippe Sollers ve Jean-François Lyotard ile gerçekleştirilen söyleşiden alıntı.
Benzer yazılar:
- Film Eleştirisi - Tutunamayanlar Orijinal adı: Voksne mennesker Yönetmen: Dagur Kári Oyuncular: Jakob Cedergren, Tilly Scott Pedersen, Nicolas Bro Danimarka-İzlanda, 2005, Danca 35 mm....


