Resmi Tarih ya da 'Ama bu tarih için!'
1918 Mart'ında ağır bir yenilgiye uğrayan bir Fransız generalinin yazdıkları...
'Birlikleri bozguna uğrayan general, bir telgraf dikte ettirmekte ve nasıl başarılı bir taarruz yaptığını anlatmaktadır. Kendisine 'nasıl olur?' diye sorulduğunda 'Mais ? c'est pour l'histoire (Ama bu, tarih için).' cevabını vermektedir. Ya bu savaşla ilgili günümüze ulaşan tek belge, bu telgraf olsaydı? General savaşı kazanmış olacaktı.'
Yukarıdaki satırlar 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden biri olan, ve ömrünün kırk yılını Oxford Üniversitesinde ders vererek geçiren ünlü ingiliz tarihçisi Prof. Christopher Hill'e ait. Tarihçinin görevi ve olaylara nasıl yaklaşması gerektiğini anlattığı 1970'lere ait bir yazıdan alıntıladım.
Bize ilk ve orta öğrenim hayatımız boyunca tarih derslerimizde öğretilen tarihi doğruları! düşünün, bu yazıyı görünce insan ister istemez tüm öğrendiklerine kuşku ile bakmaya başlamıyor mu? Zaten kuşku ki, doğrunun başlayacağı ilk nokta değil midir?
Çoğu zaman içinde yaşadığımız toplumun değer yargıları, korkuları ve üst yönetici sınıfın istedikleri biçimde öğretilir tarih bize. Ve biz de o körpecik beyinlerimize bunları kazırız. Aslında bize öğretilen kanımca tarih değildir, olsa olsa resmi tarihtir. Resmi tarih ise kuşku ile yaklaşılması gereken bir kaynaktır. Tıpkı geçmişteki bir el yazısının tek başına tarihi kanıt olamayacağı gibi resmi tarihte tek başına bir kaynak olamaz, olmamalıdır.
Bugün sokaktaki adama, politikacıya, işadamına, mühendise yüzyılın başında yaşanmış olaylara (adı ne olursa olsun, önemli değil) dair soracağımız sorulara alacağımız yanıtlarda resmi tarih olarak öğretilen bilgilerden başka birşey olmayacaktır. Bugünlerde oldukça güncel konular arasında yeralan bu olayları bile üzerinden geçen onca zamana rağmen yeterince irdeleyememiş olmak resmi söylemlerin ve resmi tavırların hegamonyası altında maalesef mümkün olamadı. Ama bu bundan sonrada olmayacağı anlamına gelmiyor.
Yukarıdaki satırlarda belirttiğim resmi tarih ve resmi hegamonya üstelik yalnızca bizim toplumumuza mahsus bir olayda değil. Tarihi olayda taraf olan (kimilerine göre zalim, kimilerine göre de mazlum olan) toplumda da bu durum maalesef böyle. Yazının başında belirtiğim gibi: Çoğu zaman içinde yaşadığımız toplumun değer yargıları, korkuları ve üst yönetici sınıfın istedikleri biçimde öğretilir tarih bize.
Peki karşılıklı önyargılar ve resmi söylemlerle kısırlaştırılan bu olaylara tarihçiler nasıl yaklaşmalı? Ulusal duygular ve önyargılarıyla mı? Yoksa ?bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz?düsturu eşliğinde bir geniş görüşlülükle mi?
Bu sorunun cevabını ?tarihçinin görevi nedir?? sorusuna verdiği yanıtla tarihe ilgi duyan herkese yol gösteren ünlü tarihçi Prof. Christopher Hill'e bırakalım:
İyi bir tarihçi herşeyden önce iyi soru sormasını bilen kimse olmalıdır. Kendisinden önceki tarihçilerin varsayımlarını sorguya çekmelidir; kendi varsayımlarını ve önyargılarını gözden geçirmelidir; sorulan soruları, karşılaşılan sorunları, incelediği dönemin insanları tarafından yaşanıyormuşcasına kavramak için geçmişi zorlamalıdır. Tarihçi ne kadar geniş görüşlü olursa bu yaratıcı görevi gerçekleştirebilme şansı da o kadar artacaktır.?
Yüzyıl başında yaşanmış bu olayları, her iki toplumun tarihçilerininde aynı geniş görüşlülük ve önyargıdan uzak durarak enine boyuna incelemeleri tarih için bir kazanç olacaktır.
İlgili başka yazı bulunamadı.


